27 Aralık 2010 Pazartesi

İp



Bugün iki şiir daha yazıldı ihtimaller üzerine. Açık, bir de daha açık mavi renginde. Ne zor geliyor herşey bazen. Ve ne komik oluyor acı, kendi dilinde. Sırt çantamız çamura düşse otobüsü yakaladığımıza seviniyoruz. Bazen
"Olmaz!" diye diretiyorlarsa her daim
endişelenme, olur.

23 Aralık 2010 Perşembe

Hızlı Okuma Kursu

Çok soğuk sonrası 1 derece hava karamel gibi geliyordu.Yürüyen merdivenden mor ışık sızıyordu.Morun o tonundan tramvaydaki kadının narin ellerinde de vardı.Quartier Museum'da akşam öğrencili şarap-sanat barları, gündüz Hyper Real vardı. İki gün önce makinemin objektifinde ufak bir parça kırıldı.Hiçbir şey çekemez oldu.Sanki serçe parmağım koptu.Petrol yeşili kaşe montlu uzun genç, beni dünyanın en nazik adamı olduğuna inandırdı.Nahtmark'ta "Lokanta" adında bir lokanta vardı.Kunsthistorisches'ta Bruegel kocaman gülerek boynuma atladı.Sokak köşelerinden Mozart bakıyordu, bazen fazla kapitalistçe.Dünyanın en güzel shinitzeli masada salınıyordu.Metrolarda bilet değil vicdan rol oynuyor,öğrenci hilesine gerek bırakmıyordu.Türkçe konuşamayan insanlar "Meğhaba"yı esirgemiyordu.Son 5 aydır uyuduğum en rahat yatak iki kat yukarıda beni bekliyordu.
Birçok defa der insan "ah biraz daha zaman"
Viyana Viyana Bacaksız!

16 Aralık 2010 Perşembe

Peşt

Şimdi ben, 
Budapeşte'de renkli yaşlı avizeleri selamlayan 
Yüksek balkonundan köprülere böbürlenerek bakan 
2 odalı eski bir evde 
Genç kahkahaların huzurunda
Bencil bir sûkuttayım.

22 Kasım 2010 Pazartesi

"Dedin ki, körlerin başlarını kaldırmasıyız/ Onlara hiç bakmamış yıldızlara." 
Bunu düşünüp durdum

15 Kasım 2010 Pazartesi

Boş

"Bir şeyin mavi olması güzel olması için yeterli sebeptir" dedi. 
Büyük yanılgı diye düşündük, yine de kadının saçlarından alamadık gözlerimizi.
 
"Sonsuza kadar onu sevmekten korkuyorum" dedi.
 
Sonsuza kadar onun tarafından sevilememekten korkuyor diye düşündüm, ama kelimeler beynimizi delmişti. Mavi bir akıntı sızdı düş boşluğundan.

Bakakaldık.

12 Kasım 2010 Cuma

Eskiden belediye otobüslerinde yanlış durakta inmekten çok korkardım, durak saymak pahasına ne kitap okuyabilir ne de etrafıma bakardım.
Şimdi, bilmediğim şehirlere bile bile kaybolmak üzere gidiyorum.
Bir işe yaradın "exchange"

4 Kasım 2010 Perşembe

Dın dın dınn!

Ya senin sıkıntın bana geçiyor, ya da havada bir problem var.

Onların hikâyesi nasıl olursa olsun, bilmek istediğimiz şekilde aklımızda kalıyor. Petrol yeşili ceketli kadın hakkında anlattıklarıma inanıyorsun, çünkü ben de inanıyorum. Artık bir önemi yok onun gerçek hayatının. Konuştuğumuz anda çoktan geride bıraktı yaşanmışlığını. Yarım yamalak Türkçesiyle bir yalanın peşine düştü. "Ama Allah baba sevmiyor içkiyi, öyle değil mi?" deyip şarap şişesini kafasına dikerken, biz ceket yakasındaki lekenin gizemini çözdük. Önemi yok artık havanın kasvetinin. 

Kadına bakarken anlayamamışız saatlerce. 
Ayakkabımızın ipleri çapraz bağlanmış birbirine
Kötü bir şakaya ortak edileceğiz besbelli.

24 Ekim 2010 Pazar

Kâfi

                   Ne çok değiştik yanlışlıkla.
       Senin işaret parmağın hâlâ aynı tatlı küt kesim.

        Oysa ben,
       Andersen'den bir harf bulmak uğruna
       zaman zaman Danimarka'ya gitmek isterim.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Yıllanmış

Bir yıldan fazla süre önce eklenen fotoğrafta etiketlenmiş arkadaşımın adı. Facebook söylüyor. Bakıyorum "Ah zaman vah zaman" diyorum elbette.
Ne çok şey yaşıyoruz yahu bir yılda.
Aman da geçen sene bu zamanlarda...
Yok, biz hakikaten fazla acı çekiyoruz bazen. Bir de seve seve çekiyoruz çaktırmadan. Çok acayip.
Sonra üstüne üstlük küsüyoruz ya bazı hayat gereklerine. "Artık şunu bunu yapmayacağım, ben de öylesine bir adam olacağım, çok ağır geldi yaşadıklarım, ötesini kaldıramayacağım..."
E senin yaşın kaç da sevmelere bile küstün. Karşılıksız iyiliğin rengine bakmadan paketleyip yol kenarına bıraktın? Demezler mi, demesinler madem.

Erken ölümlere hiç alışkın değiliz biz. Oysa bu şehir, her akşamüstü ölüyor.

Ay turuncu. Yüzünü pencereye yapıştırmış. Sanki burası oradan sıcakmış gibi. Oradan daha fazla su varmış da, sanki ekmeklere bal-kaymak sürmüşüz de, bir müzik açmışız tükenmeyenden... Özenmiş güzellik. Yazık.


Fazla mutlu hissettiği zamanlarda da henüz çekilmemiş acılarını düşünüp üzülüyor.

Salak mıdır nedir acaba?
Bu salaklığı bâki midir nedir?

15 Ekim 2010 Cuma

Elbette hâlâ bayılıyorum
her gün başka bir kağıtla kaplayıp
üzerine renkli kabartmalı etiketler yapıştırdığın
ruhuna

10 Ekim 2010 Pazar

Kara Kutu


Yüzüne bir şarap güzelliği indi o an
allar pullar havaya saçıldı
ısrarla "yarın bugün oldu" diyordun    
"geçti gece"                    
ısrarla inanmak istemedi holdeki masa geçtiğine            
dünden kalmış elmalar bozulurdu
üstündeki külden bardak çoktan dağılırdı                      
tuzla buz sıkılırdı sarhoş kelebeklerden
  
Oysa büyük avludan gün ışığı eksilmedi aylarca.
Kurmalı müzik kutusu tınısını bitirmedi,
on derece birden değişmedi mevsim de.

Koskoca evde insan kalabalığı

çocuklar uyuyamadı ölüm korkusundan

düş kaçıran yelpazeyi birbirlerine saplamaktan

Oysa
hasta kapısında tek işarete muhtaç gibi yine
Yarın bugün oldu diyordun, geçti gece


6 Ekim 2010 Çarşamba

Masal

"Bir yokmuuş, bir yokmuuş" dedi masalın sonunda. Gel gör ki, en başından yok saymak gerekiyordu. Boşuna çevirdik renkli resimli sayfaları. Hani kerevetine çıkılıyordu sonunda? Sahi, kerevetine ne demek? En iyisi yok sayalım biz bu masalı. 
- Aaa baksana burda yapraklar var turuncunun yüzbin tonunda. Bir de bir kuş var simsiyah ama gagası tatlı bir turuncu.

                           
Yine de kemanın rengi sezilmiyor bir yan flüt edasında.

5 Eylül 2010 Pazar

Bıkkınlık Arefesi

Yarın uyandığımda uzay boşluğunda salınıyor olsam 
Hiç kimse varmasa yanıma
"Bana mısın" demem şikâyet etmem halimden.
Keşke
yarın uyandığımda
uzay boşluğunda
salınıyor
olsam

2 Eylül 2010 Perşembe

Cu

“Bu yol Ağustos ayının dördüncü şehir dışısı. Tabi şehir dışı kavramı yaşadığın değil; kendini kendin hissettiğin yerin sınırıyla ilgili. Sınırı da sen belirler, istersen yatağından bakkala çizer, nüfusu da 724849/5 yapabilirsin.” Deseydi yanımdaki adam, şarjı çoktan tükenmiş, kulaklıkları can yakan müzik çaları bünyeme sabitleyip yol boyu uyuyor numarası yapmazdım.
Benim için bir tebdil-i mekân var mı? diye düşündüm uzun süre. Yanımdan yeşil, sarı ağaçlar geçiyor; bilinçaltımı kuyruklu yıldızlar kovalıyordu. Yalnızlığa alışan bünyenin ön camına kuş pislese, savunma mekanizmasındaki silecekler kılıç kalkan oynuyordu.     
Yol bazen iyi gelir, eğer ummazsan. Ama unutmak için çıkılan yollar baştan aşağı hatırlatmak marşını söyletiyor zor kullanıp. İçinden çarpma bölme işlemleri, aklından bilim kurgu filmleri geçirsen de nafile.    
Bebek ağlamaları, uyumayı uman bünyeyi hep cezbeden kalitesiz kahve aroması, nerden estiği bilinmeyen ‘bacakdonduran kliması’... elektronik saatin kırmızı pırpırında birleşip, çocukluğumdaki bisiklet yaralarımı soyup kanatmak hissinin aynından uyandırıyordu.  
Gözümü açtım, Erkan Oğur 'Seher Yeli' ni söylesin istedim. Uyandım yine “yolculuklarda hiç uyuyamam ki!” demeye can attığım bir sabaha.
Gittiğin yere göre değişir kolonyanın asfalt sonu kullanılışı. Sağ baştan... muavinin ısrarla döktüğü buz gibi kolonyayı amcalar ensesine sürer. Birkaç şehir ötede kolonyalı mendil eldeki topkek buğusuna çözüm olur. Ege dolaylarındaysa parfümlü ıslak mendile dönüp, genç kız çantalarında sonralanır.
Sabahın ilk ışığını görmüş olup, bu garip camlar yüzünden kuşların şahitliğini dinleyememek içimi oydu.
Bir de eskiden yol tutardı insanları. Kusarlardı hani mütemadiyen. Artık şekil değiştirmiş, mayhoş yemek parçaları kelimelere dönmüş olmalı.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

günler, diz boyu kar arefesi nefes almaya aciz bir kuşken;
toka tutmayan ipek saçlı bir yeni yetme sanki gece
rüzgarın düşünde lâl olur güzelliği

17 Ağustos 2010 Salı

if you go away

dıp dı di rip... 
sonra öyle birden bire
sözler geriye kaçmaya başladı
sustuğunda kimsenin anlamadığı bir yazdı
sanki havada kendinden çok 
bitmeyen yanmış kağıt parçaları vardı
zamanı terslercesine kedi tüyü uçuşu
yüzünü yağmurdan sakladı
birden bire öyle
hem
düşmeye kalkmam
dere yatağına gömülü cam kırıklarından korksam
dıp dı di rip...
ses sis rüzgârından uzaklaştı
sözler geriye kaçmaya başladı
sonra

13 Ağustos 2010 Cuma

Toz

Ben uyurken baş ucumdaki su bardaklarını kaldırmışsın. Bir uyandım yoklar. Üç gün öncesinden, dünden, sabaha karşıdan… Gecenin boğaz kurutan gebeliğini besleyen su bardakları. Turuncu, sarı, mavi çizgili.

Bu tozdan ev kimleri gördü avlusunda şimdiye kadar, hangi çocukların eline lastik top sıkıştırdı yemek önceleri? Yaşanamayan aşkların açgözlülüğü duruyor sanki merdiven başlarında.
Kadınların sırf çiçekleri soldu diye yas tuttuğu zamandan kalma değil acısı. Bir bebek doğduğunda birlikte büyüsünler diye fidan dikilen zamandan kalma.

Kavgada gürültünün dozu yeşil cam vazonun narinliğince ayarlanır, belki vazo bile utanırdı bu şahitlikten. Bir tek tahta pencereler bilirdi mahremiyetin tatlı tedirginliğini. Duvarlarına şiirler püskürtülmüş. Hâlâ kâfiyeli durur aynı kandan bir ömür biriktiren çerçeveler.

İşte ben uyurken.                                                 Bir kuyruklu yıldız uğruna aklımı gökten alamadığım geceden.    
Su bardakları...                                                   
Yerinden kaldırınca bâki bir toz havalanır, saçlarıma dağılır.

Can istemez hani göz görmeyince. Bir de görmeyince özlenmese, o vakit işe yaradı demektir sarı çizgili bardağın ani gidişi.

10 Ağustos 2010 Salı

Böcü

Senin yüzün bir böcek türüymüş, yeni öğrendim: "Bilinçyiyen Böceği"           
Sinsi sinsi gelir de düş koparmaya çalışır sabundan elmalardan.                         
Her öğle uykusunda ve kırık zaman kuytusunda...

8 Ağustos 2010 Pazar

Öz.Geçmiş.

Zorunlu özgeçmiş yazarken hep elim ayağım birbirine karışırdı okulda. Bu onlara benzemeyecek elbette.
Doğduğum yerde doydum yıllarca, orada büyüdüm. Ruh kırıntılarımı işaret parmağımla toplayıp senelerce orada attım ağzıma. Şehrin insanı yonttuğuna, renklerini kalbine kattığına inanırım. İyi ki dedim hep, iyi ki burda doğdum. Az arkadaşlı çok topraklı geçti küçüklüğüm. Biraz hüzün, üstüne dalından kayısı, kiraz, üzüm…yedim. Tek çocuk olma kavramını tüm ayrıntısıyla yaşadım. Hayalgücüm omuz başımdan ayrılmadı bir an. Kames 9 kat toplar ve patlamaz balonlar dışında pek de mızıkçılık yapmadı çocuk zaman. Hiç sıkılmadım… 
Okumayı vaktinden seneler evvel “Susam Sokağı” eşliğinde öğrendim fakat çarpım tablosunu asla ezberlemedim. Şimdi bile bilmem 7 kere 8’in kaç ettiğini. Yine de inatçı değilim diye direttim senelerce.
2,5 yaşındayken sinemayla “Bizi Ayıran Nehir” filmi sayesinde tanışmışım. Beni bırakacak kimse olmadığından anne kız gidip izlemişiz. Alt yazılar itinayla kulağıma fısıldandığı halde yarısında uykuya yenik düşmüşüm. Ama ben de kendimi “Aslan Kral”da buldum. O vakitten beri heyecanlanırım sinemada ışıklar sönünce, film arefelerinde.
Binbir teraneyle geçti ilkokul yıllarım. Haksızlık kavramını tanıdım sindire sindire. O zamanlar soğudum mesela kadın öğretmenlerden. Üniversiteye kadar da ısınamadım.
Lisede iyice öğrendim okul, arkadaş demek. Arkadaş kavramı ufak dereler halinde birleşip dünyama döküldü. Ortak dertlerden sargı bezleri yapıp kolumuzu bacağımızı sardık, geçince üzerine renkli yıldızlar çizdik. Birkaç kalp kırdım, çok uğraştım tamir için. Arkadaşlar iyidir…
Deli gibi merak saldım tiyatroya. Alkışı soğurdu ruhum, en büyük mutluluk oydu sanki. Kar yağdığında Shakespeare okudum, Lorca okudum tiyatrodan armağan. Şiiri sindirdim. Soru işaretleri kol gezdi damarlarımda, yüzlerce bakış açısı… Birini seçip kendi mantığımla birleştirdim, herkesinki gibi, herkestekinden farklı. İnanmaya uğraştım.
Eğitim sisteminin azizliğine fazlasıyla uğrayan çağın bir üyesi olarak İletişim Bilimleri Fakültesi’ne tek giriş yolum Reklamcılık ve Halka İlişkiler bölümüydü. Tek tercih yapmanın aptal cesareti şu an ömrümün mutluluğu olarak hüküm sürmekte. 22 senelik yaşamımın en iyi kararı olduğunu her geçen an daha fazla hissettiriyor.
Bir şehir bünyeyi ne kadar büyütebilir, hayatımda hep olsa diyeceğim birkaç insanı nasıl avuçlarıma kondurabilir, her seferinde beni yeni görüyormuş gibi içten selamlar… Yaşayarak öğreniyorum.
Çoğunlukla kalbim aklımdan on adım önde yürüyor. Bazen yufka yüreğimden kıymalı gözleme yapılıyor. Ama bu şehirde oynanan rövanş maçlarında hep “iyi ki” ler galip geliyor. Kurtarılmış, sanki biraz kutsanmış bir bölge gibi. Öğrenciliğin, yalnızlığın, dostluğun, öğrenmenin en iyi yaşanacağı yerdeyim.
Çok gülerim çoğu zaman. Yüz kaslarımı bön halde durduramam. Ben gülünce birinin gülümsemesini de pek severim.  Fakat ne yalan söyleyeyim mutsuzluk hakimdir genellikle dünyama. İnsanın acıdan layıkıyla beslendiğine inanırım.  Böylece aştığını birçok gereksiz ayrıntıyı, böylece derin düşünebildiğini…
Yanısıra ben bir de sevgiyle beslenirim herkes gibi sanki. Başka şey istemem pek. Belki bir de mantı, roka,  gofret... İşte dördü ile ömrümce aç kalmam eminim.
Şimdiye kadar çok adam sevdim ama pek azını çok sevdim. Ruhumu bu şaşkınlığa bırakmaya çekinmem. Bir çocukla ilk kez anaokulunda el ele gezmiştim. Ben onun ayakkabısını bağlardım, o bana elma getirirdi. O zaman bile karşılıklıymış bu durumlar.
Bir gün ölünce eminim oldukça aç gözlü gideceğim. İzleyemediğim onca film, dinleyemediğim nice şarkı, göremediğim yüzlerce yer, duyamayacağım tanıdık kokular ve dost sohbetleri  “biz hala burdayız” dercesine nanik yapacak arkamdan ve ben tüm bunlar için yine yüzüme memnuniyetsiz bir tavır takınacağım.
O zamana kadar ne çalabilirsem yılmadan koparıyorum buralardan. Dinleye, dinlene, koşa, yorula… Hata yaparak, anlayarak, paylaşıp, kabullenerek…