17 Aralık 2011 Cumartesi

Metamorfik Kayaç

Bir sigara daha içersem derse geç kalacağım.
Üç sigara daha içtim.
Yakıştıramıyorum diyor 11 yaşındaki heykeltraş.
Yakıştıramıyorum sigarayı ağzına.
Yakıştıramıyorum her akşam susamlı bisküvi yiyip, dişimde ebegümeci kalmış gibi yapmayı
kendime.


10 Aralık 2011 Cumartesi

Mikoriza

Yok, söylüyorum sen yanılmış olamazsın.
İstemeden kapıyı çarpıyorum, kimvurduya gidiyor tıklamalar.
Kendi gurbetimde kişi başıma düşen
gayri safi milli gelir dışında
damağa feci batıyor şu şekerin çubuğu.
Yok, diyorum bitebilemez lazımlıklara duyulan ihtiyaç
Trompetler ve akordeonlar hala çok gizemli sanıyorum.
Sümüklü böceğe mahlas koymuşlar kelebek diye
Kelebek anılınca peşinden yapışkan bir sızıntı bekliyorum
Sağ serbest diyor bir yandan muavin

Öte taraftan,
iki eli iki dizinde

Mavi dolmuş camından para üstü saymak üzre
sakızını yutar çocukluğum.


1 Aralık 2011 Perşembe

Lacivert hırka giyerdi, çok fena renk körüydü Naci.

Henüz güzel olmadı hiçbir şey. Hâlâ tedirginim "hiçbir şey" in nasıl yazılacağı konusunda. Kış gelmedi. Hava soğuk. Güneş var ama. Yerler buz. Güneş var. Herhangi bir başarıya yer açmamak için çabalıyorum. Ödevleri ve akşam yemeklerini tam bitirmiyorum. Sabahları ev soğuk oluyor. Yorganı kılıfa koymadım, üşeniyorum. Kurumuş çamaşırları kapı köşelerinden toplamadım.
Bir İstanbul var, baktığım her yerden Galata Kulesi'nin bir kırıntısı görünür. Öyle bir İstanbul. Özlüyorum, öyle çok şeyi özlüyorum ki. Arı kovanlarına hikayeler fısıldamış, bir kuzuyu aylar boyunca ellerimle beslemiştim 5 yaşında. Elimi ısırmazdı hiç. Kör kediyi bisküvi ile beslemiştim 2,5 yaşında. Bisküvi yemezmiş kediler. O yiyordu vallahi, belki de bana ayıp olmasın diye. Elimi ısırmazdı hiç. Göz göre göre kötülük yapmak için hem de, yanlışlıkla bile. Hayvanlar öyle değildi. Bir sene sonra kestiler kuzuyu. Gösterdiler bana. İnsan. 

Aslında çok severim. Aslında.
Tramvayda baktım böyle. Dağınık yatakları bırakıp çıkanlara. Gece, kendini karanlıktan alamayıp uyumadılar belki. Şiş gözlerini gizleyemeyen makyajlar yaptılar. Derin yüzlü bebeğe nazar duası okuyup çıktılar. Her şey yolundaymış tekerlemesini tek solukta söylemek için. Kulaklıklarına şarkı beslediler. Yeni bir şarkı, yeni bir kitap yok. Bir sürü kitap var, yeni bir kitap yok. Bir sürü ağrı kesici, depresyon örtücü, dişli, kalemtraş, fermuar, atkı, gözlük kabı, oyuncak, elbise askısı, çamaşır deterjanı, sırt çantası... 
miş gibi olsun diye. Mavi sırt çantamda Kıvanç'ın sihirli dediği küçük kozalak var. Parçalanmış, çok bakmıyorum. Yıllarca taşıdığım yarım yuvarlak pembe taş geldi aklıma. Oh, kitaplıkta duruyor.
Yahu hâlâ tedirginim ben "hiçbir şey" yazarken bile.

Fırtına kuşu anlamına da geliyormuş hydrobates pelagicus.

22 Kasım 2011 Salı

battaniyem kareli

büyük ayı, küçük ayı.. hepsi göğün solundaydı. göğün ayrımı sokak kavgası. bir yıldız var, biz cemaatce şüpheliyiz onun bir yıldız olduğundan. dünya dönüyor diyoruz. o bir yerlere gitmiyor.
bolay sokaktan bolayır sokağa geçiyordum. elimde yulaflı kremalı bisküvi. saat gecenin 1'i. Yok, pek güzel olur soğukta bisküvi. bolay-bolayır cismen benzemezler minik evler buranın sınırında sonlanır mesela artık. minik ev dediysem müstakil bahçeli penceresi ince demirli değil. sevimsizlikten ibaret. ama ev ama. içinde bir sürü sandalye, küflü tost ekmeği, aç karnına kaliteli kahve kokusu, arkadaş sohbetine sınırsız bahane. 
bir de ucuza yemek satılmaz artık ileride. arkadaş gelmesi arşın yolda komşu sesi olur, sarhoş kavgası olmaz. sarhoş kavgası genelde bizim sokakta olur. gece uyanıp pencereye yanaştırır. bağırırlar öyle. uyan hadi diyen çoktur. uyanınca ezogelin içmeye gitmeyeceğiz ki. tanımayız. kasalarca elma yol kenarında. pazar kurulduysa sokak, akşam yemeğinden kalmış salata gibi kokar. evin kadınları atmaya kıyamayıp yeriz diye aldatmıştır. yine, gece anketörleri seviyorum demezler ama. artık daha az seviyoruz galiba aklı dondurucuya koyunca bile. yürüdüm. "aman eskişehir ne soğuksun" hayıflanmasına yanaşmadan bu sefer. başım dönüyordu, kulaklarımdan boğuluyordum. otobüs durağındakiler anlamadı. saat gecenin 1'i. buradan otobüs geçiyor mu sahi?


vıyk vıyk diye dönüyor rüzgar gülü. rüzgar gülü öyle düşebilir, bulamam. rüzgar nedeniyle. korkuyorum ses olmadan sesi gelmeyince. 
http://www.youtube.com/watch?v=XpVF5kiL__Y

20 Kasım 2011 Pazar

sabrınızın sınırlarında saklambaç adlı boşluk doldurmaca milyondan geri sarıp yana kayıyordu.
ben hiç ufalanmadım basamak kenarında.
orada kırıntılar belki üç ay dinlenir.
ben içimden eğlenirim bağırınca korkarım sesim kaçamak dolu parçası.
önce şu pencereye çarpıp çok fena yamulmuş usanmaz ki.
hiç gazeteyle silmedim diyorum cam yüzeyleri.
mini market gülüyor her sabah aldığım o gazete okunamaz kağıttan.mış. 

oysa bağırıyorum 
içimden
"bağırırım emprime yama çırpınır!"
her sabah manzarama mani oluyor üçüncü sayfa haberleri.

12 Kasım 2011 Cumartesi


-Bu şehir çok soğuk olmaya başladı. Hayat kısa. Yola çıkalım. 
-Soğuk falan olduğu yok, meraktandır o. Parasızlıktandır.

9 Kasım 2011 Çarşamba

Tüy

Baykuşu duydum mu baykuşu?
Sanrıya yer açan ağaçkakan otudur.
Senin kalbin delik
Sezmiş olmalısın.
Bu Ağustos uzun sürdü
Sinsice gün aşırmış değil mi Ekim'den?

Senin kalbin deliktir

İz bırakmaz hassas lekeler
Kesin duymuş olmalısın
Tel cambazı niye sendeler?


4 Kasım 2011 Cuma

Arefe

Bavul. Tokmak. Bayrak. Azalmış bayrak. Bavul. Yol. Eksik yol. Eksik etek. Kampüs. Evrak. Sonbahar. Sigara. Haller. Hallerdeki cafeler. Sibirya kurdu. Patates mantısı. Mıntıka. Maaş. Kasa. Pembe banknot. Pembe hırka. Sevimsiz. Otomobil. Kalabalık. Sarı ışık. BZA. Baklava. Damla sakızlı akide şekeri. İlkay Abi'nin yüzü. Dönme dolap. Kontrabas. Koku. İncik parmak. Merdiven. Langırt. Fotokopi. Yansıma. Düz ova. Üç abajur. İtiraf. Bayram kahvaltısı.
Kaybolmayan sakız yapsınlar
Buz gibi su içtiğinde dişi kamaşmayan insan yapsınlar.
Ne
 gereği
   var?
Gitmeyeceğim
Yok
Dişe dokunur bir mazeretim

31 Ekim 2011 Pazartesi

Kadın, legolar ülkesinde bir pelerin uydurmuş.

çimende yalınayak. 



Adam, adam. Adam, adam. Adam, adam. Adam,




Sobaya hiç portakal kabuğu koymamışlar ülkesi.

30 Ekim 2011 Pazar

liberte                                                        
comme l'amour                                                                
delicat reseau des limites,                        
jaillissement,respect d'autrui,                  
la liberte                                                    
souvent brulee,car indechirable,              
sera ce que nous saurons en faire.          


özgürlük

sınırlarla işlenmiş incecik bir oyadır,
aşk gibi
dirim çığlığı, ele saygıdır;
yırtılmak bilmediği içindir
sık sık yakılması
tuttuğu yer, onu kullanmaktaki becerimiz kadardır hep.


Bilge Karasu

29 Ekim 2011 Cumartesi

Vaha

Rüyalarda paçamdan çekiştiriyorlar artık. Bağırıyorlar: Yavana teslim olma! Yalana mı diyorlar yoksa?
Ben vakur bir gemideyim, kimsenin acelesi yok manzaraya varmaya. Buradakiler münzevi mi yoksa?
Tütünleri sardım oyaladım. Biraz transparan bu sefer kamuflajım. Her şey geçer biliyorum. Ama her şey bir şekilde geçer işte. Suya sabuna dokunmadan güverte temizlediği görülmedi mürettebatın.
Çok köprü vardı, altından marmara denizi, porsuk çayı, tohma çayı, ren nehri, vltava nehrituna nehri.. geçen. Çok köprü var, kıpkırmızı yahut sıradan. Gemiler ise uzakta işte. Seçilmiyor geceleri salınır mı yoksa demirli mi açıkta? 



En sevdiğin şarkıyı seversin, diye değil. Seversin. "Her gemi biraz deniz."
Bu bir rüya sayılmaz, okyanusta kaybolmaya bahane.
Kibritin kokusu ne güzel değil mi, yandığında. Oysa ellerin acıyacak diyor hacıyatmaz. Ufalamaya çalışma.



http://fizy.com/#s/1aja6m

26 Ekim 2011 Çarşamba

Geçiş Nezlesi

En nihayetinde sıkıntı, naneli sakız kılığına girmiş kıvamlı bir sümük gibi gömleğimin kol ağzına yapışıp kaldı. Ben böyle zamanlarda.. Sanatsever filan değil, hayat gerçeğinden sanatakaçan olduğumu düşünürüm mesela. Kandırıp durduğumu arada midemden bile medet uman zihni. Gönül Ferman Dinlemiyor'u dinlerim. İki şiir okurum. Şinasi'yi anarım. Cuba Gallery'de fink atarım. Küba'ya hiç gidemeyeceğimi kim söyledi ki? Derim. Umuda bal satarım. Küfür de ederim ama içimden. Küfür, ruhun geri dönüşüm kutusu. Uyumsuz renklerin uyumunu görebilen bunu kilitlere fısıldamasa da iğde yaprağına yamalasa.

En nihayetinde sıkıntı dediğin hiç geçmiyor. Sümük, sağ gösterip genzimden içeri akıyor.



Kola var mı?



22 Ekim 2011 Cumartesi

İyi ve kötünün ne olduğunu bilmiyordu, iyi ve kötü diyordu insanlara.
Çürük çileğin sapını doyasıya kemiriyor; kötü diyordu bilmeden insanlara.

21 Ekim 2011 Cuma

Düğme

Herkesin içinde bir çocuk varmış ya;
Benimki yanımdan yürüyor
Minik elleri avuçlarımda.
O yüzden hiç geçemedim,
Koşar adım karşıdan karşıya




17 Ekim 2011 Pazartesi

Sevdiğin insanları bir de başka şehirde görmek gerek. Aynı çayı birlikte başka kahvede içmek.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Bir Yaz Gecesi Rüyası

Tabi şimdi kış gelmiş olabilir. Göz göre göre üzüm toplayamam bağlardan. Manavda çekirdeksiz denen salkım atlıkarıncalarca talan olmuş, asma yaprağı da ahenginden kopmuş olabilir. Yaprak damarlarını saymayan yüzlerce çocuk var, şaşkınım. Tabi şimdi galiba derken ben, elbette diye algılanmış olabilir. Sanırım diyemedim. Hiç sanmıyorum çünkü.
Yaz, üç ay beş gün değil; doğal afetler gözünü döndürdü Şermin Hanım'ın. Organik tarım da neymiş? Dünyanın en mis kokulu minyon domatesi Darende'de toplandı. Kızartılıp pesto soslu makarna üzerine konsun diye değil ama. Foça'daki balıkçı, her yemekte masasına iliştirdi saksıda fesleğeni, güllerini. Masası aslında meyve kasası. Yılmaz Abi "işte bu gizli koyum, gelir yüzerim kaya gölgesinde." Dedi. Bir de güzel gülümsedi, parmak hesabı kaygılarımdan utandım. Orada Aytekin Abi diye bir adam var, az şekerli kahveyi kendi boyadığı fincanda getiriyor; dükkanında her sabah caz, öğleden sonra hicaz çalıyor. 80li yılların Yök mağduru. Yok yok, sen ben gibi değil, hakikaten. Beyoğlu'nu muhabbetten ettiler, görünce tanıyamadım. Takı yapan Adil var o da balık burcu, o da bizden mezun. Eskişehir'e trenle gelmek güzel diyor. O da. Balıklı bileklikler yapıyordur hala Galata civarında.
Vakur Hoca gitti. Gitmez sanıp ertelediklerimiz 'hatırla dövmesi' oluverdi. Saatin deri kordonunda, ayakkabının turuncu bağında. Vakur Hoca gitti. Kapısı kapandı. Bencillikten üzüldük yine. Ama üzüldük. Kral Taksi şoförleri bile biliyor, çok derin adamdı diyorlar. Gözünü yuman da var kapıdan geçerken.
 Cihanla konuştuk yine. Çay ocağı mı açsak, kahvaltı salonu mu? diye. Şu konuşulanları bizden önce hiç soran olmamış gibi düşünürüz bir mavi teknede. Film çekeceğiz dedik hiç söylememiş gibi, çaktırmadan sevindik. 

Bir masalda türkü, bir Temmuz akşamı dayanamadım vapurda hüngür hüngür ağladım. Ölülerimi yeni gömmüşüm gibi. Bariz acılar yaşamıyorken. Seviyor olma halini bir türlü kabullenemeyişten.  Karşıyaka'dan gece ışıklarına bakarken ben Alper ve İpek'e, "Ne tuhaf ömrümün sonuna kadar kelimelerle yaşamam. Ağaçtan çok ağaç sözünü, denizden çok deniz sözünü sevmem. Halbuki bir sabah erken uyanınca, balkona çıkmak ta güzel." Dedirtti Sabahattin Kudret Aksal. Deniz börülcesi yeşili diye bir renk çıkmalı acilen. O gördüğümden. Fotoğraflar yollamalıyım, adresler ve suretler karıştı. Aynı isimle çağrılan ne çok insan tanırım. Ne çok göz, diz bütünü. Bazen tek bir yüz gelir hepsini sayıklayıp. Üstüne kalp yormuşum.


"kediler ah siz kediler
her şey sizin yüzünüzden
mevsimlere anlam yükleyenler derneğinden gelen bir habere göre
bu bahar da yine yalnız başına geçecek sessiz sedasız ve
ilk ya da son olmayacak
bu kaçıncı bahar sensiz demek istiyorum kedice
belki sana anlatabilirim derdimi
bir lisan bir kedi olmalı
çünkü kızıl saçlı kara kedi yatar suretinde."


yazdı diye değil Shakespeare


Tabi şimdi ruju bitmiş esmer yosma gibi sokaklara kış çökmüş olabilir çürük şeftali tonunda
Sanıyorum diyemem hiç sanmıyorum çünkü
yaprak damarlarını saymayan bir de pencereye hoh yapmayan yüzlerce çocuk var şaşkınım.

6 Ekim 2011 Perşembe

Sen hiç gördün mü üç kulaklı bir adam?
Olur mu hiç üç kulak, dön de aynaya bak hey!

29 Eylül 2011 Perşembe

Uyursever

Mızıkçılık yaptığımı söyleyip durdu. Oysa ben saklambaç oynuyoruz sanıyordum. Neyin mızıkçılığını yapacaktım ki? Bağırarak saymayı herkesten iyi biliyorum. Duvara dayalı sol koluma mühürlü sağ gözümü açmamayı da. Neyin mızıkçılığını yapacaktım? Frutti extra mamulünün armutlusunu çok sevdiğimden mandalinalıyı içmeye korkan bir insanım neticede. Neyin mızıkçılığını yapacaktım?


Saat 7 oldu. Uyudum, sarılmadım.

18 Eylül 2011 Pazar

Yenilgi Günlüğü

Pazartesi

benim adımı bağışla
.........

"sabah uyandırıldığında pazartesiydi
bunu iyice bildi, ağzı çirişli
yersiz, ürkek, yeni yaratılmış gibi
....

yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi
çünkü yoktur dağların ve yaratılışın öncesi
insan uzatır ellerini bir perdeyi çeker

ve pazarsızlık kişiyi şaşkın eder
siner buğular gibi düşüncemize
her şeyin en haklısı en incesi

beklemek bir tepenin mutluluğunu
bir acının yakıp geçmesini beklemek..."

benim adımı bağışla
ben iklimler coğrafyasının ta kendisi
sanırım suyum başkalarınca ısıtılır
pazartesi
(...)

aldım pazartesi akşamı bir okka sucuk
öncesiz ve beceriksiz geldim odama.


Salı

birden karışmış gördüm
-karışmış olduğunu gördüm-
otobüs duraklarıyla reklam levhalarının
tutunduğum bir sarmaşık değildi
bir kayıştı otobüste
(...)

vakit akşamdı. ikinci gün
vakit akşamdı.
birden bazı yerlerde ışıklar yandı
ayrıldım.
eve döndüm
evi buldum.


Çarşamba

...
hiçbir şeye hazırlıklı değildik
oyunlar oynandı, gökler kapandı, yenildik
...

O zaman şehre çıktım bir elimde fırça
...
kim varsa gelsin artık yeniden oynayalım
hızım bir araba dolusu aşk gibidir
gölün rengiyle asfaltı karıştırıp
kızım, ne varsa hep yeniden boyayalım.
...

üçüncü gün. yorgun
ev aklımda. gitmeyi unuttum.


Perşembe

...
yersiz bir hamaratlı, bir görev duygusu
bir sarı lale kadar makbulse
akşamüstü bir kadına sunulan
...

çaresizlik değil yenilgi. (sonradan övülecek)
herkesin içinde yürekle buluştuğu bir yerdi
...

durduk ve yenilgiden umutlandık
başkaları başka şeyleri seçtiler
seçsinler

...
çarşamba günü sanki her şeyimiz tamdı
motorlar sirenler gidip gelişler
koyduğunu koyduğun yerde buluşlar
belki güzel bir takım şeyler
ama artık vakit akşamdı.

...
perşembe.
bir uzun ses bekledim. oturmadım
...
sabahı bekledim. cumayı


Cuma

ne söylenebilir! tam çağıydı, olağandık
sabahlarda süzgündük, ancak akşamlarda vardık
...

ne söylenebilir! her şey düzeliyor sandık
odalarda çok geniş alanlarda dardık
...

ne söylenebilir! tam çağıydı. belki aldandık
otlarla yeşerdik, güllerle sarardık

gücüm tazelenmedi, suratım eski. yırtık.
her şeyleri bıraktım, geniş kıyılara dadandım.
aik diye geceleri çözümledim. aldandım.
...


Cumartesi

yarın pazar
yarınki pazarların sessizliği


Pazartesi
...

kanatır akışını akarsuların çıplak şimdiki
başarılmamış bir geçmişten arta kalan şaşkınlık
şimdiki çıplak. yarı aydınlanmış bir duvardaki.
bir yenilgiden çıkarılmış bir deney. bir yaşlılık
soluğunu ağartırdı bir altın damlanın
...

seven, saygı duyan, yaslanan sana
mermerden yanılan, pelikülden, insan onurundan
mermere yenilen, peliküle, insan onuruna
seçim sandıklarından otuzüç dönülü plaklara
yenile yenile şaşkın, şimdiki çıplak
bir yaşlılık
ağartır soluğunu bir altın damarının
yenile yenile şaşkın
arta arta kendi diline aktardığı
sıkıntısına
...

"kutsal yenilgi!.. şimdiki.
o'na bağımsızlığını hatırlatıyorsun şimdi
her şeye yeniden başlamanın
kanattıkça"



Turgut Uyar

13 Eylül 2011 Salı

Us

Evler çöküyor, evler ahşap. Evler ahşapsa eğer; çöktü demek zor olmuyor. Kalabalıksın su yamacında, eski yaşların tepe üstü çömeliyor. Ben 5tim böcekler ısırmazdı. Mayalı ekmek hamuruna sevimsizce yamanmazdı. Tiksinmeye dudak ısırtmazdı. 
5 sene önce bu şehir; kedi tüylerini baş üstünden uçururdu, akşamüstü sokaklarında tarifsiz huzur hasıl olurdu, 
ölü hayvan gibi kokmazdı.


Min min minare
Çin çin çinare
Ortası delik
Biz onu yerik

11 Eylül 2011 Pazar

Türkçe konuşmuyorsun. "Ne zaman canın sıkılırsa gel, hava sıcaksa, balkon kapısı aralıksa." Diyemiyorum. Evde ada çayı da var üstelik. Sevdiğini biliyorum.

Sürekli aynı paltoyu giymesen nasıl tanırım ki zaten.
Güldüğünü bile göremedim henüz yazacak kadar.

10 Eylül 2011 Cumartesi

görecesiz

gör 
hatırla
üzül
gör
sinirlen 
üzül
gör
hayıflan
üzül
gör
konuşama
üzül
gör 
sussun
üzül

4 Eylül 2011 Pazar

Fakat demenin Ama , Lakin ve Ancak dışında bir ikamesi yok mudur?

Bazı şarkıları hiç dinleyemiyorum. Başladığı an nefes borumla midem iç savaşa giriyor. Yutkunamıyorum. Ne diye defalarca sorumluluk aldığımı da bilmiyorum. Şimdiki aklım olsa ilkokulu dahi okumazdım. Okumayı Susam Sokağı'ndan öğrendiğimle kalırdım. Okuma bildiğimi de hiç kimseye söylemezdim. Tabi o zaman insanın aklı elinde olamıyor, onu k'nex gibi büküp duramıyor. Bisiklet almazdım, akşam serinliğinde canım çekmesin diye. Yüzmeye filan da uğraşmazdım. Genze kaçan su en pis sudur. Fotoğrafa bile bulaşmazdım, açı değil açık yara, düzelmiyor mübarek. Henüz ehliyetim yok evet, ama oteller varolmayı sürdürürse o da cüzdana sinecek ve otomobil kullanmaya meyledeceğim. Karşıdan gelen araba uzunları yakınca okkalı bir küfür de edeceğim. Ama iyi ki tıp okumamışım diye pışpışlıyorum kendimi. Herkes senden doktor olmanı bekleyecek çaresi yok. Tıp bitirip su balesi yapan nerde görülmüş? İğne yapman lâzım, elinin ağır olmaması gerek bir de. Bu cabasının sülalesi de var tabi. Damara gelirse sıçtın. Adam felç olursa eğer; suçluluk duygusuna cila, onun bir de akrabaları vardır. Yaşatmazlar vallahi. Toplumsal roller var hani şu rahatsız olmak durumunda hissettiğimiz. Kadınsan anne, sevgili, eş, teyze.. Rolleri ve kademeleri sevmeyip yine de bu rol çalma isteği nereden geliyor bilmiyorum. Sahne tozunu bir kere yutarsan kurtulamıyormuşsun, ondan galiba. Kendime biçtiğim tiradı oynuyorum ama yalan. Aslında ip üstünde parende atmaya çalışıyorum. Bu mayhoş görüntü izleyene şahane bir eğlencedir ve hiçbir ipi Shakespeare örmemiştir. Keşke diyen dilimi ısırıp kurda kuşa yem edesim gelir. Ama keşke yarısı dolu soda şişesinde şekersiz sakız, bir de Bulantı'da Otodidakt olsam. Çamlıhemşin'de Güven İslamoğlu, Doğu mutfaklarını keşfederken Vedat Milor olsam. Vakti zamanında yaşasam da Turgut Uyar'la arkadaş olsam. Lâkin o da, okumayı Susam Sokağı'ndan öğrenip bunu bile kendine saklayan bir ip parendecisini kahvede görüp "bak ne diyorum sana ele güne karşı, biz duralım biz sürekliyiz duralım.. durukluğa, tüberkiloza ve uranyuma karşı." demezdi herhalde. Yahu belki de derdi kim bilir...

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Bağ Bozumu

içlenip içlenip, başı gönlü büzüklenip, bir türlü ağlayamayan; gözünün yaşını içinden saklamasın diye cenazeye gidip duran bir adam var. orada hüngür hüngür ağlayıp dağa taşa söven. odasındaki duvarlara ucuz şarap döken.. kimin öldüğünü bilmeden; güneş gözlüklerine aldırmadan. buzlu camları ve uv ışınlarını ışık yılı geride bırakmış bir adam. deniz şortu bir de parmak arası terliğiyle...
ayağı yer yer plastiğin mor rengini almış, yaşadığı aura biraz ekşi kokuyor. geceleri 3'ten sonra al al olur elmacıkları. o bunu sabahın körü diye tabir ediyor. eşikten uğrayıp kaçan pis fareye gün dönerken bir methiye düzüyor.
pek estetikmiş gülüşü. evet farenin. adam öyle söylüyor.
fare de onu görmek için değil, hiç susmayan rehavi makamdaki şarkılar yüzünden oraya gelip durur. hem o mayhoş kokuyu da eski peynir sanıyor. ben bunu bilirim tabi, Hakan henüz bilmiyor.

19 Ağustos 2011 Cuma

Hal-i Pürmelal

Hiçbir yaşam belirtisi yok. 
Adamın saçları uçuşuyor tamam. Günden yahut trafo seslerinden değil yok.
Tenha bir lodos esiyor denizden. Beklenenin aksine ulaşımı da kilitliyor evet. Ama o kadar. 
Biz yalnızca üç kişiyiz. Rüzgar da üç kişilik esiyor. Tenha, bir de namüsrif üstelik.
Hiçbir yaşam belirtisi yok. Yakın çevresini oyalayan kuşlar dahi şöyle bir süzüp uçuveriyor hemen.
Ahaliyi kovup koca odada misafir bekleyen beyaz örtülü koltuk gibi
Eşikte tüm haylazlığıyla parmak uçlarını gıdıklayan çocuğa katiyen mani olan üstelik.


Bana mı dedin? diyerek döndük üç yüzümüzü. Sokak fısıltılarını birbirimizin diline mâl etmiş, kalan bencillikte duymak isteneni algılamıştık. 
Hayır dedim, bir diğeri başını iki yana salladı; sorarken bile öylesine olduğunu bilen öteki ise çoktan yeni dalgınlığını göz hapsine almıştı.
"Hayır"ın yanlış anlamaya mahâl vermeyecek olgunluğu bulması, soruyla danışıklı bir orantı tablosuna bağlı. "Bana mı dedin?" fırsatını reveransla karşılarım bu yüzden.
Lodos sustu, tekneler alabora. Üçümüz toprakları eşeleyip yeraltı canlılarına güneşle eziyet etmeye çoktan alışmışız. 
Görünen o ki; iyi halden yırtmak için daha kötüye muhtaç olmaya da doyamadık henüz.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

5.7

Fay hattı üzerine hesapsız bir denge harcı karıştırdık. Hep daha mutlu olmaya uğraşıp ne çok kırılmışız. Şimdi ne? dersen eğer; telefonu nereye koyduğumu unutmak, ses peşinden savrulmamaktır derim. Kuyruklu bir deniz yıldızıyla eskimeye meylederim. Saate bakmak için üstüme sayfalar fısıldadığında. 

7 Ağustos 2011 Pazar

Piksel

Bu koltuğun sana göre sağında otururken ben, gümüş çaydanlıkta bir yaramazlık haresi oluyorum.
Demlik poşetleri daha sağlıklı buluyorum, hiç bir boğulmaya mahal vermiyorlar. ipi ve alaşımı da yok üstelik. Tıkanmış lavabolar, düğüm olmuş ayakkabı bağcıkları, kredisiz su kartı, ziraat bankası sırasında bavullu öğrenci topluluğu... Dünden cebime sıkışan.
Üşengeçliğim bir bahane değil, eylemsizliği övünerek baş üstünde taşıyorum. Sanki hiçbir şey sığmıyor yaşam alanlarına. Metrekareye dokuz can sıkıntısı düşüyor. Birini göz ardı etsem diğeri çelme takıp kikir kikir gülüyor omzumda. Ya da ben öyle sanıyorum. Çetrefildeki fil ve fiyonk makarna insan yaşamında bir mevsimi ele geçirebilir. Tehditsiz ve tereddütsüz. Oysa hala, kış mevsiminin Aralık değil de Ocak'ta başladığını; yazın ise salıncaklar yağmura boyun eğdiğinde bittiğini biliyorum. Neden özel isim olduklarını değil.
İhsan Oktay Anar yeni bir kitap yazana kadar böyle gider bu.

Saat Farkı

Merkez caminin kuşları bu tarafa günün ilk şakımasını demeden, bolayır sokakta bir genç kadın tekerlekli kırmızı bavulunu sürüyerek evine girdi. Şu an Arjantin'de bir manifaturacı ne yapıyordur acaba? 

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Detone

Bratislava'dan bir grup fil gelmiş Haydarpaşa'ya
Benim içim eziliyor faili kör kurbağalar


Apartmanı temizlettik kötü kokmuyor artık
Yine de bazen, dış kapıdan içeri manşetler sızıyor
Mani olamadık


Ben bir Piyale Madra karikatürü gibi bakıyorum kendime
Eski gazetenin ikinci sayfasından.
Gülümserken azıcık rengim kaçmış
Ama içim eziliyor
Yeşilin tonunu da bilmez kör kurbağalar.






28 Temmuz 2011 Perşembe

İçinden Müzeyyen Geçen Yazı

1994'te Troy oyuncaklar ile Hugo'yu hep birbirine karıştırdı Müzeyyen. 99'da depremi yaşadı, göçük altından sonsuz çöküntüyle çıktı Müzeyyen. 2001'de babası iflas etti, bir süre et yiyemedi, yeni bir t-shirt de giyemedi Müzeyyen. 2005'te feci şekilde aşık oldu. Midesi alabora oldu; yelkenlileri balinalara tek tek yutturdu.
Bir kadeh şalgamla anason tadını kanına yollar gibi hepsini unuttu Müzeyyen.
Amasra'daki Tavşan Adası, Foça'daki Eşek Adası'na yeğ midir; turptaki o şehvetli mor, tuzlu suda bekletilmesinden midir? Hiç bilemedi...
Soğuk kış gecelerinde, bir de kombi bozulmuşsa, Eskişehir karını şarap ve 48. Sone ile selamladı. "Canevime usulca sokup gizledim seni, girip çıkasın diye kendi keyfine göre. Seni çalarlar oradan bile, işte korkum bu. Böyle değerli ödül, hırsız eder namusu." Üstünden atamadığı kirli battaniye ile.
Hava aydınlıksa eğer, ela gözlerinde bir galaksi yağmalanırdı cücelerce. Tabi, Celal'in dediğine göre.
Celal, şu tekel bayii sahibinin yeğeni. Lise 2'de az daha ölüyordu motosiklete kasksız bindi diye. Başı sabit, ayağı alçıda tam üç ay zamanı yatakta çiğnedi. Okuldakinden yüzlerce fazla kitap sayfası çevirdi. Sonra da devam etmedi tahsiline.
Müzeyyen Celal'den üç yaş büyük, yüksek lisansın son demlerinde. Alkolsüz içeceği bile Köşe Tekel'den almaya gayret gösterir; Celal okuduğu kitap isimlerini tezgah üstünden Müzeyyen'e gösterir. Henüz kendine bile açıklayamadı Müzeyyen, evde açılmamışı varken az yağlı peyniri oraya sorma ihtiyacını.
Umut Çay Evi müdavimleri iyi bilir fakat, Celal'in açık kahve gözlerini gece boyu düşlerle oyalayıp; günde iki paket zehri içine nakşedeni.
Çok arkadaşı vardır ama; kitapçıya ve gitar teli almaya hep yalnız gider Müzeyyen.
Müzeyyen Senar'dan pek haz etmez, bunu söylemekten de hiç çekinmez üstelik. İşte sırf bu yüzden, geçtiğimiz Perşembe gece 02:45 sularında, kimliği kısmen belirli diş hekimlerince dayak bile yedi Müzeyyen.
Patlamış dudağının alacasından Celal falan değil de; Lorca dedi sanki. Aklı köşegenler çizerken ağır aksak düşünüyordu Müzeyyen.
İnsan aniden kurşuna dizilip, son nefesini rüzgara verebilir şekilsiz bir tarla ortasında.


Şükür, ucuz atlattı uçan tekme denemelerini de.


Gül yüzü daim olsun Müzeyyen. Her tel saçı bir ter dudağın değdiği yerdir şimdi.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Balans

Yenilgiler bütünüyüm.
Hayırsızım. Çok az dedim konuşabileli.
Tüm yalanlarına inandım mendil satan çocukların.
Hepsinin annesi kanserdi, babaları savaş gazisi.
Unicef, anaokulu yapmak yerine genç bombacılar yetiştirecek olsa dahi,
Aynı tebessümle atardım imzamı.

Dengesiz bir hayvan kapanıyım.
Kan ter içinde bir acemi.
Sol serçe parmağımdan beynim akıyor
Yine de tutuyorum dilimi.


8 Temmuz 2011 - Cumhuriyet Ekspresi


23 Haziran 2011 Perşembe

Acele

"Cam kenarındaki üç masadan hangisine mıhlansak?" Diye ağır aksak düşünürken, aslında kapı önündeki sevgili kavgasına meyletmiştik. İnsanlar çift oldukça zihnen çeyrekleşiyorlar. Yapacak bir şey yok. Kenarına sığınacağımız pencereden bakınca ne deniz görünüyor; ne de güzel bacaklı kadınlar selama duruyordu. Bulunduğumuz şehirde yüzyıllardır dalga sesine rastlanmamıştı zaten. Yine de hiç olmayan bir şeye özlem duymak tuzağında akıl tüylerimi uçuşturmam. Şimdiye dek aldığım piyango biletleri ve 5+1'li, 6'lı hatta 10'lu şans basamaklarına tutunma umudu dışında tabi.
Eskişehir otogarında 4. basamağa kadar çıktığım haberini aldım oysa, tam orada ayağıma japon balonlu sakız yapıştı da ilerleyemedim. Buruk sevinç dedikleri bu demek ki. Servetimle yine mavi bir bilet, makine dokuması haftalık oyunlar, gazete mazete aldım işte. Gofretlere ilişmedim.
O an hokka burunlu genç adam, -ki bir heykelde güzel dururdu ama onun esmer suratına pek yabancıydı bu minik hâl- sağ elini yüzüne yaklaştırıp çekti. Defalarca sigara içmiş ve elini umumi tuvalette sabunlamış olsa, o kalan lavanta özlü Camel kokusu ancak böyle iç çektirirdi. Hâlbuki her iç çekişi aşk sancısına yorup aşkları da bir yerden sonra yadırgıyoruz. Adam ne yapsındı? Açık mavi gömleğinin cebini ceketiyle örttü. Daha fazla sarıya lûzum yok ortalıkta.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Her İki Adımda Bir Uygunsuzluğunu (Yalnızlığını) Algılayan Birisine Gazel


İlkin tarlaların, otlakların ve suvatların
Ah benim güzel cahilliğim
Bitmeyeceğini sanırdım karanlık olmadıkça

Yaralı kalbim gürbüzdü sevişkendi
Bir şehir akşamında karanlık olmadıkça

Irmak boylarında gider gelirdim gider gelirdim
Elimde ceset çekmeye yarayan bir uzun kanca

Ne tarihsel badanaya ne pantolonlu aşka
Ah benim güzel şaşkınlığım

Irmak boylarında gider gelirdim gider gelirdim
Rahatlamazdım bir türlü bir ceset bulmadıkça

Ben size hep söyledim bu benim aşkım
Saate karşı alkol suya karşı tabanca
Benim suyum bir ateş çalışkanlığıdır
Kurutulmuş etlerim ve torbalarım hazır
Ama. Ben gene bir kürdanın diş etlerine batmasıyım
Bir çürük azı dişinin kenarında

Yaralı kalbim gürbüzdü sevişkendi
Bir şehir hırgüründe karanlık olmadıkça

Ben neyim varsa taşırım neyim varsa taşırım
Bir marangoz gibi kulağımın arkasında
Ah benim güzel cahilliğim
Ağaçlar enikonu bir silah olmadıkça

Belki bir kuruntudur yaralayan kalbimi
Her insan bir uyumsuzluktur ölü olmadıkça

Turgut Uyar

1 Haziran 2011 Çarşamba

Her sabah güneşle başlıyor. Hergün saat 16:00'da fırtına. Her güneşle başlayan sabahta böyle gider sanıyorum. Her gün 16:00'da aksatmadan fırtına.
 "Masa da masaymış ha!"

19 Mayıs 2011 Perşembe

yalan dolan boynuma dolan. kahve ve sigara olmadan coffee and cigarettes izlenmez. evde eylemsizliğimi koruyorum. birileri gelince mutlu oluyor; sonra hemen sessizlik istiyorum. yalan dolan boynuma dolan. bu yağmurlar bizimle bir oyun oynuyor. deve cüce olabilir. olamaz. cücelerin işi sunî saklambaç. beteri gördükçe kötüye iyi diyor insan. oysa bu şaşkınlığıma hayretle yanıt veren karıncalar var. kör çingeneyle aşık atıp, sinema önündeki bankların arasına yumulurlar.

17 Mayıs 2011 Salı

Öldürücüdür

Hepimiz bir arada gülüp durduk. Karabasanlardan ve akşam yemeklerimizden haberdar kalabalıktık. Deniz aşırı da gezmiş; deli gibi küfür de etmiştik. Sarhoş olup düz duvara çelme taktık.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

İs

Seni tanısam içim yanmayacak.
Okusak okusak kussak sonra.
Tanısam seni, yanmayacak.
Bağırıp bağırıp sussak.
Gece leş kargaları seyretti rüyamı.
Nefesin tortusu. Nefsin tortusu. Nefis...
Ortalık toz duman.
Dumandan göz gözü görmüyormuş, görmesin.
Zaten o kadarına yok ihtiyacımız.
Dolma kalemle tutacakları tırmalayıp durdum. 
Ne de olsa yazmak gerek kabullenmeye.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Bilinç Akımı

"Bir kadın var beni onun iki eli, iki gözü kurtarır yaşamamaktan." diye susan us sonrası gibi. 
civarımda Böyle bir adam var, tam değirmen savrulurken tutup geri getiriyor maviyi. ortalık gülümseyince de çıkıp gidiyor.
ah bir de denilen. arkadaşlara çok değer vermekten kaynaklanacak hayal kırıklıkları yüz gösterebilirmiş başımıza gelmeyenden. bir de üzülmüşüz diye 20li yaşlarda bu kadar yakınınca ileride acının şiddeti ne olabilir?den
bir de eskişehir'in ara sokaklarını yeterince hazmedememekten ileri gelen iç sıkıntısı var. burada hiçbir pasaja girmemek üstüne de "pasajlar"ı henüz okuyamamış olmak.. aaa bir de her şehir dışında kahvelere, çay ocaklarına dalabilirken burada "aman şimdi bir kadın olarak.." güdüsü. kanatlı fırındaki amcaların gecenin köründe tüm gülüşmelerimiz karşısında somurtmalı sakinlikleri. yüzde yüz elma suyunun dinginliği. kerim bize bir nimettir. o reklamcılık dersleri de ne garip plastiktir. bir de zamanla sanılanın değilliği diye fevkalade akıl deşen durum çıkıyor yaşamadan bilinmezden. bir de öyle ufacık şeyleri tıkıpıkı tükürmek. işte bak bana göre.. diye başlayan açıklama çölümüz. bir de petrol yeşili keten ayakkabı ne de güzel şeymiş. ve çok istediğin bir şeyin farkında olup peşinden koşma şahaneliği neden 5 durak ötede kaldı ki? bir de"abilerin abisi" denen zımbırtı beni öyle korkuttu ki, vardır her iyilikte bit yeniği demek büyük yenilgi. bir de bugün ankara'yı özlediğini anlayıp kendine şaşıran yüzde bilmem kaça kaç kişi girmiş olabiliriz? bir de sokakta limonlu dondurma yiyebilmek için kime niye ihtiyaç duyulabilir? bir koltuğun bana göre sağında oturan her insan aynı filmde aynı zamanı düşlemiyor. mümkündür.

16 Nisan 2011 Cumartesi

Lektik


VLADIMIR: Zaman durdu.
POZZO: İnanmayın efendim, inanmayın. Her şeye inanın, buna inanmayın.

6 Nisan 2011 Çarşamba

Karıncalanma

Öyle çok unutuyorum ki bilmem kaç gündür. Verdiğim sözlerin nâmı Fizan'dan geri sayıyor. Yaprakları soydum oyaladım. Mandalina tanesinin jelibona dönmesini bekliyorum. Öyle karıştırıyorum ki aklımı, hep onlar karıştırıyor diyorum. Tahammül edenler var halime, "ben olsam hiiiç.." ile başlayıp, haroşa örgüyü kürdili hicazkar makamında, Mazlumlar'da yediğim bir tavukgöğsü kıvamında; cambazların derme çatma koridor boyamasında bir susup ikişer üçer boynuma doluyorum.

21 Mart 2011 Pazartesi

Çarp

Bir düşbozumu sırasında bisiklet sürmeye çıkmıştım. Şimdi de Libya karışmış, insan dediğimiz çarpanlarına ayrılmış, kiminin parmak uçları karanlığa batmıştı. Ben, "Bir kadın Abant'ta hangi günler sarı çiçekten taç satmaya çıkar?" ın cevabını bilerek evden ayrılmıştım. Kendisini son gördüğümden 6 saat sonra, bisikletim artık yoktu. Hızlıca şuraya buraya gitme fikrimin rafa kalkması ışık hızında oldu. Tüm teselli cümleleri bir yana; "insanlar kayboluyor ve geri gelmiyorlar." dedi Sunay Abla. Şimdi üzülmeye ne var? 
Şimdi de Libya karışmış.

15 Mart 2011 Salı

Hiyp

Kadın hızla koşup adamın ayak izlerini kaldırımdan toplamaya başladı.
Başına gelen en güzel sus onun yüzündendi.
Oysa adam hiç göremedi kadının özünü.
Kıçına bakmaktan.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Saat farkı

Bitti, bitecek.
Kırmızı kaplı defterin son sayfası kurşun kalem istilasıyla yerlebir oldu bile. Şarap yarılandı. Düş pervazı, olasılıklardan dem vurmaktan vazgeçip geriye çekildi. Yazmasam da bir bir aklımdaydı. 
Bunu görüp sondan başa doğru gizli özneli filmler yapar işi bilen adamlar. 
Çok insan tanıdım. Saklanmadan, bağıra çağıra dertlerine set çekiyorlardı. Ne büyük sıkıntılar varmış. Bizimkiler, uçarken tutuşan pervaneyi türlü hileyle çağırıp kaçan sahte alevlere benziyor.
Unutmaya gelmiştim, unutmak: Dünyanın en büyük yalanı.
Bir şey için uğraşırken ummadıklarına alışıyor insan. Özledim haliyle. "Arkadaş" sözcüğü, öğretmen kontrolünde dil altına saklanan şekerli sakız gibi.
Çok soğuk oldu, nehirde parça parça buz kütleleri yüzdü. Sadece bir defa Berlin'in eski zamanlarından kalan, gece mavisi bir bisiklet sürdüm, yetti. Gözüm değil belki ama; ruhum, bilincim açıldı. A bir de iştahım!
Nereye baksam Beckett kitapları görüyordum, sevindim. Yıkıntılardan bana göz kırpan Godot oldu, boru değil. 
Unutmadılar, hatıralar sol baştan sayarken hatırlandım. 

Yüzümde mahçup bir sırıtma, sarı yalanlar içinden el kaldırıyor
sona yaklaşırken.


28 Ocak 2011 Cuma

İç Karışıklık

-Sigarayı arttırmışsın.
-Sigara değil ki, tütün.
-Kitap da okumuyorsun artık.
-Az okuyorum.
-Kırmızı defterin yatağın altında, yazmamışsın çok zamandır.
-Unutmuşum
-Filmlerden ne haber peki?
-Angelopoulos köşede bekliyor hâlâ.
-Pencereleri boyamışlar biliyor musun?
-Başımı kaldırmadım çoktandır.

-Ama insanlar bazen hiçbir şey yemeden uyur. Hem de Afrika'da değil. Bunu düşündün mü?

19 Ocak 2011 Çarşamba

Sözlerin samimiyet ölçüsünü sezebilecek yaştayız çok şükür. "Özledim"in kullanma klavuzu üç dilde yazılmıyor.

13 Ocak 2011 Perşembe

"Yanlış tartar terazi"yi halının altına saklayalı ne çok olmuş. Terazi dümdüz olmuş gölgesinin ağırlığından. Basıp geçip her şey yolunda sanmışım. 
Gölgem örümcek ağlarında.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Acının Coğrafyası

kente kapandık kaldık tutanaklarla belli
sirk izlenimlerinden seçmen kütüklerinden
yüzlerimiz temmuzdan ötürü sallanır ve uzar
ve her köşe bir tuzaktır
birer darağacıdır her meydan saati
öğle vaktini kesinlikle gösteren
oysa hep güçlü dağları görmenin zamanıdır

çığlığım uzun uzun kalır içimde
yani güller giyinmiş bir adam nerde ben nerde
rüzgâr bir dirimi dört yöne bölerken tepelerde
ve gece duruşmasından yeni çıkmışken
sabahın terazisi eksik tartar gölgemi

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
kim gelirse gelsin acıya hep yer vardır
tutanaklarda duvar diplerinde ve bazı yerlerde
örneğin çukurova ve mekong köylerinde
acıdır ağacın gölgesini yapan
bunu herkes bilir

kutsal acı besleyen acı sütünü emiyoruz
yatıyoruz seninle terli döşeklerde
saati seninle kuruyoruz bir çalar saati
sen donatıyorsun kalbimizi
kalbimiz çoğu zaman yeterli ve ürkek
kendi çoğunluğunu kendi üreterek

kente kapandık kaldık iki cadde iki alan bir saat
mutsuzluk acıya varana kadar
artık yeminimiz bir tatar gölgesi gibi
öyle bir gölge ki belki çok dardır
kısa vakitlerinde aceleci akşamın

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
acıya hep yer vardır aramızda
dört cepli yeleğim aynı kolaylıkla taşır her şeyi
bozuk paraları da umutsuzluğu da
aynı kolaylıkla tutmuş gibi olurum
güneşin yedi renk ayasını

biliyor musun güçlü dağları görmenin zamanıdır
şimdi bir bağırsan çok iyi biliyorum
ya da üst üste silah atsan
kent tepinir belki bütün kuşlar uçar
belki değil mutlaka
ama
bir tanesi mutlaka kalır.

Turgut Uyar

10 Ocak 2011 Pazartesi

Afiyet

Dakikalar evvel, "Her nerdeysen gözlerinden öperim." diyen bir şahane, atlayıp düştü heykellerin omuz başından. 
Neyse ki çantamda yeterince tütün var salçalı makarnanın uçuşuna.

8 Ocak 2011 Cumartesi

Paderborn

Zaman geçtikçe şehir plastikleşiyor, kurallarını kuş yemiyle karıştırıp nehre döküyordu. Nehirde lastik tokalar, gelip gidene küfürler savuruyor; neyse ki pamuk ipliğine bağlı kuklalar Almanca anlamıyordu. Yabani otlara yer yok diyenler zehirli karışımlara yağlı boya püskürtüp duruyordu. Birkaç kişi kalmıştık, sabır dediğin umutla gizli anlaşma imzalayıp dudaklarını yiyordu.
Bunların da pek önemi yok ama...
Sahi, gerçek salatalık turşusuna ne oldu?

6 Ocak 2011 Perşembe

Lika

Sonra o şehre yaz gelecek. 
Akşamları güne inat serin olur, gömlek giyeceğiz. Ve sabahına bir işimiz yoksa, seher vakti yeni çıkan çöreklerden almaya gideceğiz; yanı başındaki benzinlikten sigara...
Uçan halılar bisikletlerle yarışacak saçaklarını savura savura. Dalga geçeceğiz.
Kitapları değişip, kaybedip, filmlerden dem vurmaya başlayacağız. Orada hiç çocuk yokmuş, yaşlı insanlar hayali evlerde yaşıyormuş gibi gelecek yine. Caddeleri sınırlarımızdan ibaret sanacağız.
Geceleri dert dinlediğimiz, ucuz şarap şişesi dizili balkonlar bir bir artacak. Tanımayana "Dünya yansa bize birşey olmaz!" bakışı atacağız. 
Hiç gitmeyeceğimiz tatil planları yapıp, zorunlu seyahatlerden koşar adım döneceğiz.
Yaz geldiğinde

4 Ocak 2011 Salı

Hiçli Geçmiş Zaman

"Bir adam varmıııış, düşünürken ölmüş.
Ölüm ve yalnızlık üzerine."

Çocuğu sindirir mi bilmediği kelimelerle ruhunu yormak? Gitse, köşeden düş kapar gelirdi adam bikoşu. Çok mu zor? Bulut da turuncuydu. Ayva sarı değildi ama; zaten yoktu. Hiç bakmamıştı çünkü çocuk ayvanın o mayhoş tadına.

Yine de sen öyle söyleme. Bak koskoca adam ölmüş yalnız başına ölüm yaşında.