11 Aralık 2012 Salı

Pediatrik Cerrahi


Adam kadına bakıp: Dünya ile arama buzlu cam girdi, dedi.
Kadın duymuyor. Kadın, bir nevi haber spikeri radyonun ara kablosunda.
Adam kadına bakıp: Sarımsaklı mayonezden çok sevmek isterdim seni, dedi.
Kadın tatmıyor. Kadın, bitki özlü diş macunu izi misafir banyosunda.
 

Her sabah evler birbirine giriyor. Her sabah deprem, bir kamyon kasasında. Her sabah fazla soğuk. Fazlası üşütmüyor.
 

Adam çocukluğunu paçasında sürüyor. Paçası katlı, parmak izi duruyor kat yerinde annesinin.
Öylece kaldığında adam, evler birbirine giriyor. Her sabah bir deprem on yaşını çağırıyor.
Ev dediğinde Emine Teyze'nin evi; bilgisayar dediğinde eski matbaa bilgisayarı geliyor hala. Bir ağaç. Öyle bir ağaç ki; kökü tüyler içinde, olmuş denen şeftalilerin.
 

Şimdi ben bu anahtarlıkları ne yapacağım, hangi çekmecede unutacağım tribişonları? Eklemeyi bıraktım da ucu ucuna akordeonları. Ne yapacağım rüzgar gülünün düşen sol anahtarını?

Adam kadına bakıp: Biraz özleseydim bari birazcık, dedi.
Kadın aldırmıyor. Kadın, bir böğürtlen çalısı dirsek kanatan kış ortasında.

Fazlası üşütmüyor.

23 Kasım 2012 Cuma

Sevenler sevmeyenlere anlatsın
süt içtiği bardakla kola da içer insan. sütün yanında sigara da içer insan.

şehirde güzel şeyler olmuyor son zamanlarda
bazen başka coğrafyalara yürümek öyle cazip geliyor ki...

Yunus aradı Macahel'den. Kar yağdı buralara, dedi. Kar makinelerini hazırlamışlar. Köy öyle sapa ki; kış kıyamette, acil durumlarda hastaneye varmak zor olduğundan Batum kapısı açılıyor. Seviyorlar, bırakıp gitmek akıllarına bile gelmiyor. Doğru diyorlar, yıldızlar hiç bir yerde öyle güzel parlamıyor.
Sonbahar filmi geldi aklıma. Ordaki gibi, Kasım ayında kar. Filmde Yusuf, Sonbahar'da yaylaya çıkmıştı. Gitme demişlerdi, aldırmamıştı. Karla kaplıydı yayla.. Yusuf ölecekti, biliyordu.
Filmdeki gibi gitti Emre. Gencecik yaşında, puslu sonbaharda. Ela bakışı kaldı, sevdiği seveceği kadınlar, dost sohbetleri, özleyeceği şehirler, yıldızlar, mevsim geçişleri... hepsi burda kaldı.
Gitti Emre Sonbahar'da.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Birden, tüm 'sonradan yapılmışlar' anlamını yitiriyor. Mahremiyetini korumaktan vazgeçiyor bütün o -özel- dedikleri. Yaşlı adamın altın kutusu, çocuğun çok gizli saklanma yeri, genç kadının ayak bilekleri.
Birden, hayat birdenbire.. Hayat birdenbire işte.

11 Kasım 2012 Pazar

 













 "..Ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. Otların canı sıkılmaz. Kurşunkalem kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya. Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! Sonsuzluk dediğimiz budur.."

İlhan Berk - Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum

4 Kasım 2012 Pazar

İç Aksam Rasathanesi

Rapor:
Artçı sarsıntılar hakikisini aratmıyor. Depremi kabullenme evresi aylar sürdü. "Yok yahu değildir, tansiyonum düşmüştür, yoldan kocaman kamyon geçmiştir, yandaki inşaat yüzündendir.." Bunlar yalan dolan(mış). Sarsıntının adı aynı olsa da şiddeti kişiden kişiye değişiyormuş. Bu nedenle hakkındaki filmler hep başka seyircinin ilgi odağı olabiliyor.
Kaynaklı benzetmeler, yolda görme ihtimalleri, gözü kulağı dört açma ve iç organları sokaklarda, sandalye minderlerinde bırakma evresi sona ermek üzere. Ha bu demek olmuyor ki, enkaz kaldırıldı. Ortada görünür bir enkaz olmasa da; çatıdaki kiremitler gerek benim, gerek yakın çevremin ayak parmağı ve kafa tası köşesinde fink atıyor. İtina ile kandırıyor bir de. İncitmeden kandırıyor olması çok acı bu kiremitlerin. Yaralansa şükredecek insan.
Mide bulantıları, kol uyuşmaları, göz dalmaları filan bunlar çoktan geçti. Yaklaşık üç gün boyunca içimin zehrini evdeki halıya bile püskürttüm. "yok canım deprem değildir, üşütmüşümdür, soğuk soğuk içtim sıvıları o sıvılar gün gelir boğazını gıdıklar.." Bunlar hep bahane(imiş).
Sırıtma evresi. Hayır o geçmiyor. Mizaç itibari ile aralıksız yarım saat sabit sırıtışla bakabiliyorum zaten. Artçı sarsıntılar ile "aman hayat aslında pek güzel bakın pıtı pıtı yürüyor civcivler" bakışı vâkıf oluyor bu doğal afetin uzantısı olarak. Uzaktan böyle görünüyor. Bina dışına kaçan kablolar fark edilemiyor. Olsun.
Gerzeklik de baki. (Bunları yazarken Tdk'nın sesli harflere şapka konulmasın maddesini kınayayım bir de.)
Gerzeklik diyordum. Tabi. Sarsıntı sonucu kimseye kulp takacak hâl kalamıyor. Yollar bir kişinin geçeceği kadar dar olduğundan zamansız mekansız akıl tutulması tek bünyede tüm varlığını sürdürüyor. Hiçbir acil yardımı kabul etmez oluyor.
Ego diye bir şey kalmıyor. Bu güzel işte. Afet ve artçılar ile fay hatları kendine geliveriyor, sadece kimliği alıp kuşatma mekanlarından sıvışıyorum, egolar uç boşluklarda.
Hâlâ üç saat uyku yetiyor. Tavşan uykusu. Bu da fena değil. Uykusuzluğa ne kitaplar filmler sığıyor, fakat hiçbiri sinmiyor, iyi yemekler dahil. Uğraşlar da felaketin yasını tutuyor. Adam Olacak Çocuk'ta şarkı söyleyen çocuklar gibi 'yarım nefes; içe at sözün birazını' kuralı benimseniyor istemsiz.
Bağırmak, sertçe bir cisime vurmak, göz kanallarında zap yapmak.. rahatlattığı söylense de afet bölgesinde olacak şeyler değil.
A bir de, kör oluyorum. Hadi bu deprem, ama insanlar sel baskınları, açlık, amansız hastalıklar.. ile de mücadele ediyor. Biliyorum. Fakat afet mağduru olarak başıma geleni büyütmeye mecburmuşum gibi fısıldıyorum içimden. Kırmamak isteyip de çok kırıyorum kimilerini.
İç Aksam'da Jeodezi Anabilim Dalı açmak bir ütopya olduğundan, aşırılıkları kendimce eylemeye çalışıyorum.
Ben olmayan bir ben gibi göründüğüm anlar sonrası pişmanlıklar oluyor, binadaki çatlakları sıvayıp sonra sıvışırsam bir nebze daha toparlanacak sokaklar.
Öyle bir gözlemevi ki bu, kendi uzayından görüyor kendini, bir iki sıyrık dediklerini kan kaybından ölünecek yaralar zannediyor.
Biliyorum.
Şekerle kaplanmış dikenler var. Tatlı tatlı batıyorlar. Fakat, tecahül-i arif denilen, liselerde öğretilenden öyle başka ki...





19 Ekim 2012 Cuma

Paradoks

Tramvayda gördüğü meçhul güzeli arayanların sayısı, sigara içmediği halde kibrit taşıyanların sayısına kadar düştü.
Güzel, kendinden yitmesin diye, söylenmesine izin verilmez oldu sevgi sözleri.
Sağlı sollu yara aldı arabalar, mor boyası üstünde, müsveddeler eskiz doldu.
Yeni kırgınlıklar eskisine gebe, kötü anılar hafızanın akide şekeri sayıldı.

Ama; ama diyeceğim yine,
konfetiler cebimde benim. Bileğimi burksam da defalarca. Bir alkışa bakıyor bu cenahta,
sevincin iç güveysi.




14 Ekim 2012 Pazar

Kışlık Sandalet

Süpermarketlerde kuyruklu yıldız kalmadığı açıklandı. İkinci bir emre kadar 'kalp dostu margarin' standının yanına konacak teleskoplar 175,90.
Yine de
inanması güzel yalanlar yok değil tabi.
Sen iyisin, güzel bakıyorsun. Acil durumlar ve acıssolar buna dahil.
Kendini kırabildiğin kadar kır başkasını, kendini sevebildiğinden çok sevmeye uğraşma ama.
Ben buraya geldim geleli çirkin yazımla böyle ahkam keserim.
Yine de
annemin suşisi gibi yemedim hiç.




10 Ekim 2012 Çarşamba

Aramızda Zeplin Var

Şurda her şeyden sonra.
Tüm
öğle yemekleri, arkadaş sohbetleri, aşk yakınmaları, eski saç tokaları, köşesi ezilmiş ilaç kutuları...ndan sonra
planlar bir lapa pilav ahenginde damağa yapışıp kaldıktan sonra dahi
Sargı bezi niyetine bir şarkı olacaktı.


 

Ben, içimizde bir zeplin...diyordum. Hayır, aramızda bir zeplin var uçuyor zamanlar arası dedin.
Sesin, sınır ötesi.


3 Ekim 2012 Çarşamba

Kekremsi

Zaman çoktan değişmişti. Hani Woody Allen'ın o filmindeki gibi. Tam öyle de sayılmaz ama. Adını hatırlamıyorum. Hani zaman değişmiş ve patates kızartması ile muadilleri.. sağlıklı yiyecekler listesine alınmıştı. O film işte.
Burda ise;
Yağmur yağdığında daha da yağsın isteniyorsa, her mahallede en az bir çikolatalı kek pişmesi zorunlu kılınmıştı. İsteyen bu durumda, "yan sokakta kesin pişiyordur" rehavetine kapılamıyor; hemen kendisi de mutfağa koşuyordu. Başka türlü yağmur uzamaz çünkü. Eğer parktaki çocuk bu yüzden tahterevalliye binmeyip ağlıyorsa, uzamaz. Onu eve çağırıp bir parça çikolatalı kek ve taze meyve suyu ikram etmek gerekir. Aralanmış pencerede senkron kaymasın, mevsim kokusu ve sesi odaya viyana valsi edasında döne döne dolsun. Sanki güvercinler hiç yaşlanmıyor, ayakları sakatlanmıyor gibi. olsun. diye.





ahenk önerisi: tindersticks - dying slowly

1 Ekim 2012 Pazartesi

Şehrin sabaha doğru. su
Gazino şarkıcısının isli yastığa dönüşü
Köşe fırının hamur yoğuruşu. dur.

30 Eylül 2012 Pazar

şu sokakta gülenler şurda bağıranlar filan gelen motor sesleri evcil hayvan hırlamaları filan şu karşımda duran hep öylece duran işte zamana göre renk değiştiren koltuk mesela şu kadınlar bir de adamlar bir de saçlarını anneleri görmeden bozan çocuklar çoraplarıyla başı dertte olan çocuklar ve yansıtıcılar...
benden ne kadar da uzaklar şimdi.


26 Eylül 2012 Çarşamba

motorlu taşıtlar vergisi

susup kalıyoruz aniden.
"dünyada iki tür insan vardır" a geliyoruz. 'iyi' ve 'kötü'nün bahtına kartlar açıp; sanki iç organlarımızı ezen bir karavanda..
karavanlar hep bilinmeyen yerlere gidip eski tencerelerde yemek pişirmez; kaza da yapar yakın virajlarda..
bakıp kalıyoruz aniden.
"dünyada iki tür insan vardır" a geliyoruz. 'paten kayanlar' ve 'pateni bilmeyenler'in bahtına yalan atıp köşedeki çocuğun peşinden..
altgeçite iniyor bilinçaltını korkutmamış çocuk.
altgeçitin resimleri yoldaki kadar boyutsuz,
boyamayı soket çorabında unutan bir ressama benziyoruz.
kenarı çizili tüm niyetlerin. renklere mahal yok fakat; o gördüğüm yağmur bulutu mu, yoksa düş balonu mu, anlamıyorum.
doldurulmuş ve dondurulmuş hayvanlar keşmekeşinde eski bir tencere duruyor sanki. iç organlarımızı karıştırıp, aklımızı içine atıverip -lakin yanlışlıkla- ve harlı ateşte..
renklere mahal vermeden fakat.
kaçıp duran bir şeyler var yine de. taşıyor da, kendini görünmez farz ediyor.
biz hala susuyoruz.
yok tencere olamaz bu, sen ona de ki cadı kazanı.




"Quoddam ubiquae, Quoddam semper, Quoddam ab omnibus, creditum est!"

22 Eylül 2012 Cumartesi

Teyp Çalar

Konuşmanın bir yerinden sonrasını takip edemedim. Herkes kendi eşsiz hayatından bahsetmeye başladı. Siber internet kabloların kırıp kırıcılığından söze girip, üç dakika içinde eski sevgililer üzerinden "benim huyumdur.." güzellemesi yapılıyordu. Dünyada sodyumu %43 azaltılmış soya sosunu kullandığı için kutsanması vahyolmuş tek kavimdik. Bunu sadece deri ceket giymeyi iple çeken yavru balinalar biliyordu.


18 Eylül 2012 Salı

Donatello: Kadın uyandı, Raphael ona bir çay koydu. Artık gerçek olduğumuzu düşünüyor.

17 Eylül 2012 Pazartesi

16 Eylül 2012 Pazar

Diğer Muhit Acemisi

Bir gün seni sevmekten vazgeçeceğim için şimdi çok seviyorum, diyor. Yüzündeki tüm kaygıları, nadiren heyecanlandığında perçem uçuşunu ve göze alamadığın an'lar toplamını bu yüzden içime çekiyorum.
En gereksiz "Niçin?" e verilebilecek en gerçek yanıtı veriyor bilmeden. Şehirlerarası yollarda kompartman penceresinden gizlice fırlattığı hesap makineleri hatrına ara istasyonda bir sigara içiyor acele. Sivrisineklerin kulak vızıltısına benzer, 20lik diş kamaştırır acele.
Bir yerden gidiyorken, hiç bakmadığı gibi bakıyor insan. Kaldırım taşlarına bile, kafelerden kaçan müziğin ritmine, şehrin zaman ışığına, çocuk ayakkabılarına... Bir gün dahi gidecek olsa, değişecek sanıyor her şey.
Veda etmeden çıkıp gitti bu defa. Yolun nereye varacağını sadece kendisi biliyor, sırt çantası bile lüzumsuz hazırlık karşısında fermuar diretiyordu. Bırakıp gidebilmek kusursuz iç aksan gerektirir. Yalnız başına geçilen pencereler akşam güneşini kirpiklerine püskürtür.
"Yalnız kendin biliyorsun kendi acılarını. Bir kendin eyleyebilirsin fen dersinde oyuna kaçmak için yalan uyduran ruhunu." diye fısıldayıp duruyor yol kahveleri.
Pencereye dayadığı dirseği kızarırken, sindirilmiş güzelliği fark etti kısacık. Gözünün önünde ağaç birikintileri, yalınayak oğul otları, sonbahar kurusu mısır tarlaları... değişiyor, dönüşüp sokak köşesinde birleşiyordu aniden. Sözleşmeksizin hep aynı yerde buluşan üç çay içimlik arkadaş toplanması gibi oluyordu bu. Selam verip öpüşmeden, ölüm ihtimalini ve nezaket kurallarını çoktan topuzundan sökmüş, saçlarını dağıta dağıta öyle..
"Yattığın yerin hiç önemi yok başını kaldırınca yıldızları göremiyorsan. İstediğin an çıkıp gidemiyorsan eğer; bu ancak büyük ünlü uyumuna uyan bir 'mutluluk'tur." dedi. Yoksun yaşlı adam. Yaşlı adamın yoksunluğu, onun prangasından başka bir şey değildi oysa. Kokular birbirini kovalıyor, yeni hatıralar için eşsiz fon müzikleri konduruyordu burnunun direğine.
Ayağında pranga ile bu kadar yol gitmek zor olmuyor mu diye sorup durdu mevsimlik işçiler nereye dönse. Bakıyor fakat hiç birşey göremiyordu. Yapma çiçeklerle bezenmiş akıl fileleri, free shoptan kendi fiyatının çok altına aldığı parfümler, geri dönüştürülebilir kumaştan üretilmiş çorapları, ayakkabıları... Ama nerde, prangası yoktu.
"Dönünce yapılacaklar" listesini atıverdi önce. Atıverdi, yürüyerek 4 saatte gidilen şelaleye. Yapma çiçekten bonesini dağıttı, iç çekti karanfilli sigaradan daha afili hem de. İç çekti, içinden attı sevgilisini. İyi ki zamanında çok sevmişti ince perçemlerini. Kredi kartını geri dönüşümlü verdiklerine ilk defa sevindi, "düşünmüş adamlar yahu" diye diye onu da toprağa sapladı. Dağ başında sesi yankılanıyor, kızarmış yanaklarına pervasız tokatlar atıyordu. Dönmem herhalde artık diye düşündü geldiği yere. Bir daha karışık deniz mahsüllü noodle yemem, aylık dergileri iple çekmem olur biter.
Tabi ki dönecekti tabi ki...
Hem cuma gününe iki gün kaldı, beklediği film bu hafta gelirdi herhalde.
Dirseğine batan pervazlar, gözünü kamaştıran ışık, çocuk ayakkabıları, kafeden kaçan müziğin ritmi. Hepsi tamamen aynı.

Şehri koklayınca mahçup gülümsemez mi bir de. Narin prangasını burnuna hızma yaptı.



1 Eylül 2012 Cumartesi

hırdavatçı

mevsim geçecek yeşillenmeye anı var.
turuncudan yakışanı yoktu üstüne göğün.
yağmurluklar. üstelik siyah. yağmuru demeden taşıyor.
ıslağın da bir derisi var.
sümkürdüğünü dahi bilmediğimiz artistlere benziyor.

bir çerkez kızının gözünde iki güne sığdı koca krallığım.
ayağımı burktum gülümsedi.
rakı içiyordu kendi bağında.
ayağımı burktum yanına varmaya.
gülümsedi.
üzümleri doladı serçe parmağıma
içimden çok üzülüverdim.
üzülüverdim diyorum geçti çünkü anlamadan.
şarap sarhoşluğu hüküm sürüyor şimdi hûlyalarımda
iç üzgünlüğün de bir derisi var
uykuda açık kalan radyonun sabah haberine benziyor
ritmik rahatsızlık diyecek buna bilim, düş ahengin hatrına.
bende demesinler bakışı
saf dışı kalasıya direniyorum
mimiklerimde çelik yelekler var.

göbek bağlarıma köpek dişlerimi geçiriyorum.
geçici krallıkta karamelize köşe takımları
bir de mutfak zerzevatları var.
iç öfkeyle büyüyüp
köşecikte atıp tutmak hevesine
raptiye olsun diye.



22 Ağustos 2012 Çarşamba

Acıyor

Mutsuzlukdan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
Sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlar da orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi 
Kahkahası gün ışığına vurup da
öteden beri yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi 
Güzel gözlü bir çocuğun bile 
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse 

Eylül toparlandı gitti işte 
Ekim filanda gider bu gidişle 
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar 
 
 Turgut Uyar 

18 Ağustos 2012 Cumartesi

3 Ağustos 2012 sabaha karşı 4 civarı rüyasından alınmıştır

Gece, ve biz resmi görünümlü bir binadayız. Bir kaos ortamı içinde, koridor boyunca sıralanan odaların birine giriyoruz. Neden kaçtığımızı bilmiyorum. "Biz" dediğim insanları tanımıyorum. Yaklaşık 8-10 kişi kadarız. Sıkış tıkış giriyoruz odaya. Ben bir sehpanın üzerinden kapalı kapının üst kısmındaki tek kafalık pencereden koridoru izliyorum. Odada başka pencere yok. Şiddetli bir floresan ışık yanıyor. Kahverengi bir şort uzatıyorlar sehpanın üzerindeki bana, ve giymemi söylüyorlar. Tam giyecekken bel kısmındaki fermuar ve düğmenin paça kısmında da olduğunu görüyorum. Anlamsız geliyor, giymekten vazgeçiyorum. Kenara bırakıyorum. Sonra 40 yaşlarında bir kadın elimi tutup indiriyor beni. Olacaklara dayanabilmem için beni uyutmaları gerektiğini söylüyorlar. Dudaklarıma uyuşturan bir merhem sürüyorlar, kokusunu da alıyorum. Herkes gözlerini dikip bana bakıyor. Uyumamı bekliyorlar. Yere uzanıyorum. Sadece yüzüm uyuşuyor fakat uyuyor gibi yapıyorum. Elimden tutan kadının ellerinde başım. Kadın beni bırakıp hızla açıyor kapıyı ve dışarı fırlıyor. Açılmayacağını sandığım kapıdan, çıkan kadının peşinden gidiyorum. Uyumadığımı söylemek ve neden bıraktığını nereye gittiğini sormak için. Tedirgin oluyorum. Koridorun bir yerinden ışık sızıyor. Kadın, hızlıca ışığa, koridorun ortasındaki asansöre dalıyor. Asansörün kapısı hep açık. Girdiğini görüyorum. Fakat ben gittiğimde asansörün karşı duvarından çıkıyor. Sağ ayağının son hamlesini görüyorum arkadan. Yok oluyor. Duvar o esnada otomatik kapı gibi bir iki saniye kapanıp açılıyor. Tekrar açıldığında bembeyaz kıyafetler içinde biri çıkıyor. Üstündeki üniforma gibi. Kimyagerlere benziyor. Başında da yine beyaz bir başlık. Göz kısmı alacalı. Hiç bir yeri görünmüyor. Üstüme doğru geliyor. Çok korkuyorum. Hemen merdivenlere doğru koşuyorum. Merdivenler kedi merdiveni gibi. Döne döne inenlerden. Ama genişçe. Öyle hızlı koşuyorum ki. Demirlerden tutup dönme noktalarından adeta uçarak iniyorum. Zifiri karanlık. Merdiven bitmiyor. Peşimdeki her neyse hiç ses çıkarmadan sürekli takip ediyor. Sonra oranın okul olduğunu hissediyorum. Dört katlıydı neden hala kapıya inemedim diye düşünüyorum. Sonra neden böyle canla başla koştuğumu düşünüyorum kaçarken. Aklımdan ölüm geçiyor. Kendimi sorguluyorum. Önce ya da sonra aynıydı hani. En kötü ihtimal buydu, bu da beni korkutmuyor anlamsız geliyordu hani. Öyleyse şimdi niye kaçıyorum peki, kurtulursam ne yapacağım?
Diye diye koşuyorum...
 


12 Ağustos 2012 Pazar

Kar

Sabahın köründe uyandık. Saat onda. Köpekler bir de kuşlar sokakta, sabahın körü demek. Saat bende değil.
Günde yarım gofretle yaşayan bir kadın var tren yolunun kenarında, Sakarya caddesinde evi. Öyle bir dünyaya bulaşmışız ki gofretleri irdeliyoruz. O zaman anlamadım, şimdi yazarken idrak ediyorum. Kadına soruyoruz. Peki yarım gofret yiyerek yaşamak zor olmuyor mu? Hangi saatte yiyorsunuz? Bir seramoni haline getiriyor musunuz öğünü? Sevdiğiniz bir şarkı eşliğinde mi yiyorsunuz? Pirinç patlaklı ya da karamelli olanında çeyreğe mi düşüyor miktar? Yanında bir şey içiyor musunuz, kahve mesela? Kalanını atıyor musunuz yoksa ertesi gün mü yiyorsunuz? Paylaşıyor musunuz yoksa? Yedikten sonra sigara içiyor musunuz gözlerinizi bayılta bayılta?..
Yürümezse öleceğini zanneden yan komşusuna veriyormuş bazen karamelli olanı. Yürüyüp yürüyüp sızıyormuş adam her gece yol ortasında.
Röportajı gazeteye yollayacak olduk, kadının evini yıktılar. Tapusu beş ortaklı taş eve peşkeş.
Bir kadın Eskişehir'de Patti Smith'e ne kadar benzeyebilirse o kadar benziyordu ona.
O günden beri dışarı çıkmadım. Ara sıra balkondan bakıyorum ama. Sokakta öyle bir koşuyorlar ki. Elim sende oynadıklarını sanırsınız. Yanındakine yeni iphone'lardan atıp kolunu bacağını kırarak koşuyorlar. İlk otomatik çamaşır makinesi hiç gelmeseydi buraya. Yemek yerken de koşarak yiyorlar. Güzel değil, koşmaktan kusacaklar sanki. İç organlarını emanet kasalarına kilitleyip koşuyorlar. Sanat merkezleri yıkılıyor. Tepesine çıkıp ücretsiz cilt analizi yaptırıyorlar. Sahnelerde perdeler açılıyor. "Dostlar, Romalılar.." diye başlıyor düş oynatıcı. Perdeyi çalıp kadife çeyiz düzüyorlar. Çoğalarak bağırıyor, hakaretler yağdırıyor, çirkin yüzlerinden makas alıyor, parçaları hunharca eziyorlar. Birlikte yaşamak için önce CV yollamak gerekiyor. Birini sevmek hiç kolay değil yürüyen merdivende.
Ben çıkmaya korkuyorum. Güneşli havalar, uçaklar, sabah kirliliği, otobüs numaraları. Ahr-i ömrün emanet kasaları.
Evin altında gizli geçit. Üstü ahşap kapak, ahşap merdiven. Aşağıda milyonlarca yarım gofret. Bir de karıncalar bir de ağaç kurtları. Bir de aymaz rüzgarlar esti Ağustos ortasında her şey birbirine girdi iç içe geçti iphone ve düş kaçıran karıncalar.

Işınlanma bulunamıyor tamam. Hiç değilse seyahatler ücretsiz olsaydı. 


Bu da yanlış zamana kitlenen sanayi tipi bulaşık makinesinin tutuk hapşırıkları. 

30 Temmuz 2012 Pazartesi

işte sonra bu insanlar değiştiler. yaralarım vardı. kapanmaya başladı. dizlerim, karnım, kollarım. yaralarımı gördüler. işte sonra bu insanlar...
bildiğimi sandığım gibi değildiler.

27 Temmuz 2012 Cuma

kontakt lens

"eeee?" diyorum herkese. Herkes anlatıyor durmadan anlatıyor. Nerede biteceğini bilmediğimden "eeee?" diyorum ben yine. Sonra yine anlatıyorlar. Virgüllü anlatıyorlar. Cümleler kurup virgüller koyuyorlar sonuna. Binbir çeşidi var virgülün. Göz kontağından caydığın an paçanı iğneliyor. İğneli virgül onun adı da. Çay bahçesinde paçamdan çekip ayakkabımın bağına iğneledi bir tanesi. Bazılarının eli hafif, hiç anlamıyorsun. Kan içindeki parmaklarını. Eve gelip ayakkabını çıkarmadan anlamıyorsun. Sonra bir ikamesi olmuyor zaten. Saat iki sularında bahçeyi kapatıyorlar. Gittiğimde in cin saklambaç oynuyor korkuluklarda. İşte ben bu "eeee" yi ilk duyduğumda ninni tınısı sanmış uyumuştum, o zamandan beri uyuyarak dinliyorum aslında. Bir rüyanın ortasında yahut reprodüksiyon bir tablodayım. Hiç inanmak filan da gelmiyor içimden. Bakarken sağ üst köşeye dalışlarım da hep bundan.

24 Temmuz 2012 Salı

Tren geldi, bindim. Kimse itmedi beni.

Direniyorum. Olmuyor.

                                      Gece - Bilge Karasu

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Coleoidea

Akşam yemeğine saniyeler kala, Nermin, üstü açık arabadan savrulan basık düzen gibi sandalyeden fırladı. Ayak izlerini merdivenden toplamaya başladı. Eline alıp atıyordu. Ayak izleri korkuluklara saplanıyor, duvarda sendeliyor, camdan dışarı çıkıyor, televizyona çarpıyordu. O zamana kadar güzel şeyler olmuş; fakat bunlar olurken ölülerini de itinayla gömmüştü. Babası öldüğünde 17 yaşındaydı. Arkadaşları, babaları ölecek yaşa geldiklerini anladılar. Tortop bir olgunluk evresi düşbozumu.
Düşbozumu, artık sanrılara inanmayacak olmanın verdiği gizli güç gibi. Bencilliğin sonsuz acıyla tokalaşması. Annesi öldüğünde 24. Aşk için üzülmelerine üzüldü. Toprak kokusuna eş, karşılıksız sevgiyi göğüs hizasında gömdü, üstüne papatya ekti. Ellerine baktı, küçükken yetişmeye uğraştığı eller, kemikli, kalem yamuklu...
O zamana kadar güzel şeyler de olmuş, başbakanlar kutu kutu pense oynamaktan sıkılıp "elmamı yerse?" paranoyasını terk etmişti. Birkaç soğuk ülke lideri elma bahçelerinde geçici işçi olarak çalışmaya başlamıştı bile. Yine de, en çok dinlenen şarkılar eşsiz bir podyum mankeni sayesinde çatıdan iniyor, ağlama duvarları paparazzilere açılıyordu. Kedisi öldüğünde 32 yaşındaydı. 1+1 evinde gerçeklik kisvesi altında duyulan tek mırıltı da ileri bir tarihe ertelenmiş oldu. Abartılar ne yorucuydu. Ne çirkindi sapa çöpe ışık tutmak dev aynasında.

O zamana kadar güzel şeyler de olmuştu. Kafadanbacaklılar familyasına mensup mürekkepbalığı, denizler kralı olup sınıf çatışmasına bir son vereceğini söylemiş, kayalara beyni vurularak ölmeyi de reddetmişti.

Bu son gelişme akşam yemeğine saniyeler kala vuku buldu. Sofraya sipariş edilen ahtapot salatası garsonun getirdiği bir bildiri eşliğinde suluboya ile renklenmiş kağıt parçaları halinde masaya ilişti.Kafadan bacaklı ahtapotun vantuz izleri meyhanenin merdiveninde oval tükürükler bırakmış, rayihası tüm sandalyeleri sarmıştı. Nermin fırladı...


11 Temmuz 2012 Çarşamba

Kahvaltı

Yola çıktığımızda sabah mavisi vardı. Ben adını bilmiyorum ah bu kuşlar, ne gevezeler öyle. Baldırlarım ağır ağır açılıyor. Omzum kasılıyor. Böbreklerimi sonradan monte etmişler gibi yan karnıma.
Yokuş yukarı bisiklet sürmek, 10 Amasya elması yemeğe eşdeğerdir diyor magazin basını. Hayır, bununla ilgilenmiyorlar tabi. Beynime aşırı pompalanan kan, temiz havada saçmalatıyor sadece.
İş yerinde "fazla" dekolte, yırtık kot, dağınık saç, sürç-ü lisan... yasak. Ne çok kahve içmişim öyle, neden kahvaltı etmemişim, içime atlet giysem üşümezmişim, yarım kalan yemeğimi köpeklere vermeseymişim.. çünkü var ya; saat 3 sularında çok acıkırmış insan...
Her Türk ferdinin içinde tüp çokokrem kıvamında bir ebeveyn saklı. Çantana mantana atar da görmezsen, fışkırıp mahveder iç aksanlarını. Bu yapışkan tehlikeyi asla gözardı etmemek lazım. Açıklama kapanındaki ezine peynirine de kanmamak lazım.
Mutlu olmak çok kolay tabi. Mesela ben yokuş aşağı bisiklet sürerken bir de Mirkelam şarkıları dinlerken çok mutlu oluyorum. Fakat yokuş aşağı fütursuzca inmek, şarkıları fütursuzca dinlemek gerek. Şimdi benim ayağım şuraya sıkışsa, toprak yoldaki taşlar yüzüme gözüme saçılsa, kan revan içinde kalsam..yakında hastane de yoktur. Yanımdaki adam çoktan gidip bir gölgeye uzandı, o çalı hareket ettiyse, hamilime yazılan çekler karşılıksız çıkarsa, güvendiğim o bikaç kişi de.. N'aparım sonra.


"Bir tarlaya kemeken ekmişler.İki kürkü yırtık kel kör kirpi dadanmış.Biri erkek kürkü yırtık kel kör kirpi,öteki dişi kürkü yırtık kel kör kirpi.Kürkü yırtık erkek kel kör kirpinin yırtık kürkünü,kürkü yırtık dişi kel kör kirpinin yırtık kürküne;kürkü yırtık dişi kel kör kirpinin yırtık kürkünü,kürkü yırtık erkek kel kör kirpinin yırtık kürküne eklemişler."

8 Temmuz 2012 Pazar

son birkaç sayfasını okumadığım kitabı kaybettim. yağmur yağdı. biz yalanlar söylüyoruz, gizli suçlar yüklüyoruz deniz aşırı muhabirlere. yağmur yağdı. sokakta mevsim değişti. özledim.

3 Temmuz 2012 Salı


İnsanoğlu, bisikleti icat ettiğinde hünerlerinin zirvesine erişmiş oldu. İnsanlığın yararına bir kesinlik ve denge makinesi.. (Ardından icat edilen insanlığa yararlı makinelerin aksine), insanoğlu bisikleti, ne kadar çok kullanırsa vücudu o kadar zinde oldu. İnsan aklının, bir kereliğine de olsa, ürettiği, kullanıcılarına fayda sağlarken, başkalarına zarar vermeyen ya da rahatsız etmeyen bir araç. Bisikletin icat edildiği gün ilerleme durmalıydı.
Elizabeth West

29 Haziran 2012 Cuma

Koala

Bak burada saat yedi sularında, güneş sol yüzüne ışırken / ben akşam güneşi derim akşam güzeli olur tüm ölümlüler. Bak bu evde, bu iki kız ve bir oğlanın misket attığı yerde / memeleri küçük bir kadın oturuyor. Bak çamaşır ipinde danteli yıpranmış bir atlet salınıyor. İp askıları omuzdan santimce düğümlü. Memeleri küçük bir kadın oturuyor. Bir adama ait değil hiç bir pantolon. Yeşil olanı kadın merdiven silerken kullanıyor. Bak baldırında beyaz benekler dolanıyor. Sabunlu su deyince bisikletin iç lastiği diyor oğlan. Hapisteki babalar boyunca avukat olmak isteyen çocuklara inat Ahmet Usta'ya uzanıyor çocuk. Yaz tatili geldiğinde karnesiyle koşa koşa dükkana gidiyor. Baş parmağı matematiği kapatabildiğince...

Bundan 30 sene önceydi tam. Bir kanun sesiyle kirpiklerini kıvırabilir şimdi deniz... Babasına aşina çocuklar yaşarken bu kadar koklamaz yediği meyveyi, akşam yedi sularını. Yemek vaktini beklemez sokağa fırlamaya. Hayatı başka hayata iç güveysi değilse, bir balkon uykusu için sevdiği şarkıları başında taşımaz olgun semailer. Bundan 30 sene önceydi. Kuruyan çamaşırlara hikâye yazardı peltek bir kadın. Sonu başından habersiz cümle birikintileri...

6 Haziran 2012 Çarşamba

Kromozom

Benim yaşımdakiler şimdi Fransa'da filan olanlar hatta, neler yapmış neler yemiş neler giymiş ne dişilerle çiftleşmiş nerelere uçmuştur... Diyor mudur ömründe takıp takıştıracağı tek mücevher, belediye tarafından "aşıları tam ve ayaklarını üşütmekten delicesine korkan ey saygıdeğer hanım evlatları, bu ürkütücü hayvan size saldırmaz, saldırsa dahi o pis dişleriyle öldüren hastalıklar bulaştırmaz" manasındaki yeşil plastik küpe olan bizim kampüste Gazoz diye çağırdığımız köpek.
Geçen gece gördüm. Dolunay altında çimlerde yatıyordu. Çimlerin ve küpenin yeşil olduğunu bilmiyordu evet. Geçen dediysem işte...

4 Haziran 2012 Pazartesi

Tek başınalığın, karpuz yerken çekirdekleri tabağa püskürtme özgürlüğü gibi güzel yanları var tabi.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Esrik

Bir fotoğrafta buluyorum kendimi, karşıdan gülümseyen suratıma bakıyorum. Arkamı dönemiyorum ama. Bazen de kendime baktığım ben oluyorum, yanımda insanlar. Arkadaşlarımmış. İçlerinde yokum bu sefer. Rüyanın iç sesi söylüyor. Arkamda dağlar ve ağaçlar varmış. Dağlar ağaçlarla kaplıymış hatta. Sevinmem için bu sefer fotoğraftaki bana bakan insanlar söylüyor. Çok ağaç var diyorlar. Ben sırıtan bir portreyim, bakamam arkama. Memlekette miyim diye düşünüyorum rüyamın iç sesinde. Beydağı yamacında ağaçlar. Sonra Eskişehir'de yeşilin içine mi düştük yoksa diye geçiriyorum. En sonunda Artvin'de olduğumuza karar veriyorum. Ya da fotoğrafa bakanlar öyle diyor, bilmiyorum. Hiç gitmediğim bir yere özlem duyuyorum yine. Fotoğraftaki bana ve bana bakan insanlara uzaktan bakarken. Hiç yaşamadığım bir geçmişi özlemek gibi. Pinokyo bisiklete binerken de, 20 yıl önceki çocukların anılarını aşırmışım gibi geliyor bazen. Pustan bir çocukluğun sokak dondurmacısından aldığı ne varsa ısırıp kaçmışım sanki. Dudağımın kenarında vanilya ve limon. Buldozer sesine uyandım. Sokakta kardanadam burnuna uzanan apartmana sondan eklemeli ikiz geliyor. Ara sıra atılan temelin haşmetinden sallanıyoruz üstelik. Korkmam diye sevinirim istisnalar dışında. Suni deprem yaşayınca bile yüreğim ağzıma geliyor, tavana bakıyorum. "Bir gün gibi sanki geçti seneler" demek için bana erken. Bunu da Ajda Pekkan'dan çalıyorum. Hatırımda canlanıyor buraya ilk gelişim. Ara sokaklara dalışım, bisikletle gece kampüsü, conk bayırı, fotoğraf makinesi, japon bahçesi, ilk rakı, üstgeçit posterleri, radyoda sabah yayını, radyoda gece yayını, yavru kedilerin karnı, haller tiyatrosu, anadolu sineması, yıkılan küçük evler, pazartesi pazarı, yalan, yufka yüreklerden yapılan börekler, gönül kırışlar, kahkahalar, Goya'nın Hayaletleri, Bergman'la tanışmam, Turgut Uyar'a yaslanmam, saat 5 güvercinleri, kanatlı poğaçası, tramvay yolu, eczacılık pino, tekerlekli valiz sesi, arkadaş sohbetleri, "ama arkadaşlar iyidir" diyen yere kadar izlemek filmi, kuş kafesi heykel, tren garı köprüsü, hamamyolu kahvesi, sabahın kokusu, doyuran masasında taze çiçekler, koşaradım, yaz montu, ankara otobüsü, cumhuriyet ekspresi, rimeller ve allıklar, şarap sarhoşluğu, "boşver"in gerçek manası,  şaşırmam, şaşırmam, şaşırmamam bir daha... Bir taşınıp taşınmamam bir daha.
Bir fotoğrafta buluyorum kendimi. Ben sırıtan bir portreyim, bakamam arkama. Eskişehir'de yeşilin içine düştük diyene inanmam. Bir rüya zamansız kesiliverir. Bilemediğim geçmişe özlem duyarım. Uyandığım yerden devam etmeyecek.
Karşıma geçip konuşan insanlara sesleniyorum rüyamın iç sesinde. Acı kahve verin lütfen, şimdi uyumayayım.

29 Mayıs 2012 Salı

Edip Cansever ölmüş, Louis Aragon ondan biraz önce ölmüştü. Arada denizler dağlar hüküm sürer, kadeh kaldırır sağlığına. Bir çocuk topaç atmaktan tüfek tutana kadar biraz... Yaşar iken bir de, Aragon ölmeden önce, Cansever için yazmıştı galiba. Galiba habersizdi ikisi de. Oysa ikisi de dönen topaca, ipin sesine, ağacın akşam kokusuna yenice sevinebilirdi. Bilmeden.

Şiir Sanatı

 Mayıs'ta ölmüş dostlar için
Sadece ama sadece onlar için

İncelik olmalı kafiyelerimde
Gözyaşlarım gibi silahların üstünde

Ve tüm yaşayanlara
Değişse de rüzgarla

Ölüler adına orda bilensin dursun
O beyaz silahı pişmanlık duygusunun

Evli sözcükler yara almış sözcükler
Suçun basbas bağırdığı kafiyeler

Dibinde çıkararak acı bir hikayenin
Çifte su sesini küreklerin

Hem yağmur kadar adi
Parlayan bir cam gibi

Sanki geçitte ayna
Ölen çiçek bluzda

Çocuğun çemberle oynaması
Ayın ırmakta yansıması

Dolaptaki güve otu
Bellekteki bir koku

Kafiyeler kafiyeler orda duyarım
Kırmızı ısısını kanın

Bize hatırlatın bunu
İnsanlar kadar zalim olduğumuzu

Ve yüreğimiz gücünü yitirdi mi
Unutkanlık uykusundan uyandırın bizi

Sönmüş lambayı yakın yeniden
Yine ses gelsin boşalan kadehlerden

Ben hep şarkı söylemekteyim orda
Mayıs'ta ölen dostlarım arasında



24 Mayıs 2012 Perşembe

Nerde olduğumuzun ne önemi var? Ben aylardır neyi görsem, çoklu geçmiş zamanlarda ve bilinmeyen dillerde onu hep sana anlatıyorum.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Tel Cambazının Kendi Başına Söylediği Şiirdir


Beş kere yedi mi dediniz, dursun
Yıldız, poyraz, gündoğusu, dursun
fasulya mı dediniz, dursun
Ben varım sen varsın o var
Dursun,
Ben şimdi gelirim.

Ben eskiden hep acıkırdım

Alıp başımı ekmeklere giderdim
Eski evlerde orospulara giderdim
Bulutlu geniş meydanlara giderdim
Sevdalı şiirlere giderdim.
Şimdi doymadım ama unuttum
Devenin başı mı dediniz, dursun
Dursun
Ben şimdi gelirim.

Bu işte birşey var anlamadım
Körpe kadınlar basık odalarda mı, dursun
Hoyrat gemiciler uzun seferlerde
Darağacında bir adam mı dediniz, dursun
Yeraltında gizli sandık mı, dursun
Bahçeler, dursun kızlar, dursun
Anlattıklarım, anlatamadıklarım, anlatamayacaklarım
Senin yakanda bir el mi var dediniz, dursun
Dursun,
Ben şimdi gelirim.

Turgut Uyar

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Sognefjorden

Çocuk hıçkırıyor, ağlama hıçkırığı değil, "su içersen geçer" dediklerinden. Kadın yelpazesini savuruyor, danteli yaşına takriben. 46 yaşında fakat kime sorsan 35 gösteriyor. Kocasından iyi ki ayrıldı diyorlar. Üzülmesine seviniyorlar içten içe. Açıldı saçıldı iyice bir güzelleşti baksanıza.. diye. Elmacık kemiği titreten gülümseme yüzlerindeki.
Bu belediye otobüsleri hep böyle. Trafik hadi bir nebze de; İstanbul'da öyle zor ki otobüste su içmek.

Bu bir hikaye ise eğer, bu hikayede ben yokum. Elimden düşen izmaritle kanepeyi yaktım. Kokusundan anlarım, acıyla yüzleşemeyecek kadar stabildir allığım.
Çocuk hıçkırıyor, bir tutmaya çalışıp bazen. Sonra ikisi ard arda geliyor. Kadın yelpazesini sallıyor hıçkırıkla senkronize. Elektrik direklerini, geçen kırmızı arabaları, motosiklet markalarını sayıp, "Salyangoz Dükkanı" nı aklında tutmaya çalışıyor çocuk. Nereye gitmek istersin dediklerinde söyleyecek. İstanbul'u duyduğu gibi büyütmüyor gözünde. Kol saatlerini elbette büyütüyor ama, soldan sağa takarken düşürüverdi.
Bu bir coğrafya kitabıysa eğer, fiyordlarda ben yokum. Sinop'takini bilirim. Norveç'e yetmeyecek kadar çoktur barbunya konservem.
Çocuk kadından değil, adamdan ama. Kadının başına kalmasına seviniyorlar içten içe.
Kadın yelpazesini savuruyor. Otobüsten inerken düşürüverdi. Topuğunu basamakta bırakıverdi. Çocuk her akşam kendi sesinden şiirler okumasa nasıl uyanırım diyor içten içe, cumartesi sabahına.
Elmacık kemiği titreten gülümseme yüzündeki.
Adem elmasını görmezden gelen...

15 Mayıs 2012 Salı

Tutkal

S"us" diyor adama etrafında kim varsa. Balkondaki kadını vurdular.
Suçlular aramızda olabilir..
Fazla bakmıyorum, güzel güzelliğinden yitmesin diye.
Pazarda fesleğenler... Okşatmıyor sahibi başını. Evcil hayvan misali. O istemedi kuş tüyü yastıkları, sofrasında kuş sütü eksikleri.
Benim demek için eve almadım fesleğeni. Kokusundan yitmesin de.
S"us" diyor etrafımda kim varsa.
Güzel derim, görmediğim, bir zaman zarfı esnasınca işe yarayacaksa.

Sigara sarmayı bırakalı çok oldu, çiğnerdik tütünü bilmediğim bir geçmişte. Güneşte kuruyan meyvelere özenirdik.
Sen başını bir sallarsın, bir tamam dersin, gezinir narin bileğinde tavuskuşları...

Önümüzdeki günler için gök gürültülü gösteriyor cep mesajı,
yazarak da anlaşmaya başladı ev arkadaşları.
Sen başını bir sallarsın, başın alıp gider mülke sadık japon yapıştırıcıları.

Sabaha karşı susup saydım. unutayım, şehvet ve yitmişlik kaç kanat çırpınışında uçar bilinmezin.

Ama susarak yalanlayamadıklarımızdandır.
Ben güzele güzel demem. güzel sere serpe işime gelmedikçe..

5 Mayıs 2012 Cumartesi

signomi

düşen ayakkabısını tekrar cebine sıkıştırdı. kaldırımda üç kişiler. aysel ve leyla sigara içiyorlar altındağ'da.
düşen ayakkabımı cebime sıkıştırdım. aysel ve leyla közde mısır alıyorlar 3 lira.
düşen ayakkabını cebine sıkıştırdın. dibine sakız yapışmış. aysel ve leyla takı-toka bakıyorlar. elin parmakların balon balon oldu..
o adamın adını alacaktım. tutacaktım eldiven tiftiklerinde. sormadan hüviyetini gösterse dedim birden. cümle sonlarına virgül atmaya yok mecalim. ne olduysa ondan sonra oldu işte. gittiğimiz restoranda gazlı içecekler serbestti. 3 taneden sonrası öyle zararlı ki; önümü göremez oldum, gaz bombası düştü peşime. çok hızlı koşuyorum, en hızlı koşan hayvan türü gibi diğerlerinden. diğer hayvanlar koşarken ayıp olmasın diye bir de. gazlarla çevrinen yaban mersinine döndüm. adam bir diğeri için, resimlerle konuşuyor dedi. şiir gibi konuşuyor dese anlardım. ben resimlerle sanki çiçekler boyun bükmesin diye yapılan nutuklar gibi sandım. imgeymiş meğer.burada imge: renkleri rutine çaktırmadan püskürtme sanatı. dedi. en kallavi hint ismi bile kolaydır bu söylediğinden. hem zaten
ne geldiyse başıma "empati" sözcüğünü yanlış anladığım için geldi. incinirim ben, in cin top oynasın yamaçlarında.
tren yolunun üstündeki köprüden geçerken cebinden hızlı trene fırlayan 7 punto topuklu ayakkabının peşinden Ankara'ya gitti. Ankara garında bir çay molası. ayakkabısı donmuş trenin tavanında aylardan şubat, orkide ise teferuatmış.
düşen ayakkabısını tekrar cebine sıkıştırdı. kaldırımda üç kişiler. aysel ve leyla sigara içiyorlar stadyuma karşı. biri daha çabuk bitiriyor. sahi bir de onlar vardı, doydular mı ki közlenmiş mısırla?
-ah mualla lütfen artık anaç olma.

27 Mart 2012 Salı

Elektrikli Fayton

fayton var atlar yok atlar yok diyorum atlar filan.
olmayan kulplarından tabutlar tuttum göğüs hizasında sağ baştan.

23 Mart 2012 Cuma

Sarp Sınır Kapısı

Müsaade edersen çürüğe çıkmak istiyorum.
Eyvah, kaldırımlar tepetaklak.
Muhabbetinden sual olunmaz ama;
Gülüşler refleksen
Hayta bir eroinman yapıştı köprüye
Terminal gazinosunda sözü arpa sardı
İç hatlar yerle yeksan.

müsaaden olursa çürüğe çıkmak istiyorum
j'de kekeledi cambaz alfabem.
işim gücüm yokmuş, buralar güzel-miş gibi
gözümü kırptım kuma uzadım sere serpe.. yersen
Karardı köprüler, yazı sarpa sardı
Gülüşler refleksen.

15 Mart 2012 Perşembe

Susturucu Kiriş Çatalı

Bir cinayetin iki kahramanı olur. Haleti ruhiyene cevaben.
Adamın rüyasında kocaman bir sahne vardı. Işıkta morun tonları, sahnede balerinler... Kadına optik zoom, dudağında kırmızı ruj. Orkestra boşluğu vardı, kadın oraya düşüp duruyor, yok düşmüyor balerin o. Kadın oraya nazikçe konuyor...  Kuyruklu piyanoya, siyah tuşlara, parmak uçlarıyla... diyez, bemol..  Hünerli ellerdeki yoyo gibi.
Tekrar sahneye geliyor, ahenge takriben. Adam rüyada yalan atmanın uğur kaçırdığına inanıyor orta sondan beri.
Adamın rüyasında kocaman bir hastane. Kadınlar birbirlerinin çocuklarını doğuruyor. İç içe geçen kutular gibi. Matruşka gibi. Herkes kendi çocuğunu bulup oradan çıkıyor el ele. Kutu kutu pense..
Rüyasında kocaman bir balon Kapadokya'da. Bir yerden güzel kokular geliyor, güzel bilekler dönüyor balonun etrafında, adamın başı dönüyor, yontulmadan boynuna konan başı öylesine. Öylesine.. önüne bakıyor adam, manzara bitmeden bi atlasam sa sam.. Rüzgarın yontmadığı başı kokularla darmadağın boynunda. Korkudan.
Bir cinayetin iki kahramanı olur. Yüzlerce cinayetin tek kahramanı olur bazen.
Sırtına ani bir darbe, kendine geldi adam. Yüzüstü, kocaman bir çiçek tarlasında, dönemiyor arkasına da. Öyle ya, geçmiş zaman suçlarına susturucu takmış olmalılar. Yoksa uykum tavşan uykusu..
 Zıplıyor tavşanın biri sarı çiçeklerin arasında, minik kırmızı dudağına optik zoom....

2 Mart 2012 Cuma

Pimpinel

Ben yarın ölmeyeceğim, sen de ölmezsen şayet; bir yerde oturur kahve içeriz. İster misin?
O esnada otobüs durağını havaya uçurdular, birer sigara içtiler.
Belediyeler arası otobüs terminali.
Birer sigara içiyor çapraz.
Ellerine bakıyorlar birbirlerinin. Tırnaklarını yemeden duramadı birisi, strese bağlı alışkanlıktan kanıyor bir takım uzuvları, törpülü iç huzurları.
Ben yarın ölmeyeceğim. Sen de ölmezsen şayet, şu karşıdaki otobüs durağını havaya uçururuz. İster misin? Ayak parmaklarını kımıldatıyor birisi, ağırlığında eziliyor ayakkabının. Pahada. Tabutta olmak gibisi yok.
Kumandayı kanepenin altına düşürdüm, bir süre ses sıkıntısı yaşayıp alışırım mercimekli çorbada yeşil soğan kokusuna.

1 Mart 2012 Perşembe

Damla Sulama Sistemi

Burada kar, az ötede iskambil
Hiç fihrist kullanmadım, yamalıdır akıl alfabem.
Ezberlemedim çarpım tablosunu, uğraştığımdan beri.
Şemsiyesini arnavut kaldırımda sürüyen çocuklar gördüm.
Sesinden anladım. "Ama?" diyordu.
Yankılayarak.

Bağırmıyordu fakat.
Ben akıl almaz bir kördüm.
Kadıköy'de yağmur, 4 saat sonra iskambil.
Şeffaf, çürüyor şemsiyeler.
Eski evler kötürüm.


27 Şubat 2012

24 Şubat 2012 Cuma

Çamaşırları toplamayı
Abajurun tozunu almayı
Yemek üstüne çay içmeyi
Sevdiğim şarkıları dinlemeyi
Verdiğim sözleri tutmayı
Şubat dergisini almayı
Borçları ödemeyi
Annemi aramayı
Unuttum.

19 Şubat 2012 Pazar

sandalyeleri temizleyip suya atıyor.taştan köprü sırt masajı. aklından bir ağaç bir ahşap uydurma.suyun haresi bulanıkmış ama ondan değil.kahve gözü göz bebeği yalpalayıp sola kayıyor.elmaları soydum oyaladım dart tahtası baş üstünde duruyor.iğne uçlu objektif omuz hizasına.ama ondan değil.dur bi ince eleyecekken saatlere diktiriyor.
yarın bugün oldu pazar bir yel değirmeni.gözümü kırptım diyorum yok hayatta kalmanın ikamesi.

17 Şubat 2012 Cuma

Kartonpiyer

Ev 45 metrekare. Sık kullanılanlar listesi 20. İki mute öyle fazla ki, birimiz konuşmazsak susuzluktan ölürüz.
Hamburgere mantar da koyuyorlar
Porsuk çayı erimiş temizlenmiş
Adımlar'da nefes almaya yer var
Natali gelmese ingilizce konuşmayalı 9 ay olacaktı
Martılar ve simit yerine tüplerle kıta geçmeye çok az var
"Dünyada Açlık" ile ilgili Google'da 4.540.000 sonuç,
ekose desenli battaniye altında mantarlı hamburger yerken, ara sıra bundan bahseden 100 milyon Twittercı var
"Ama yoksa canın sağolsun" diyeni duymadım bayadır.
Masaya beşinci gelirse midem ekşiyor
Giden ben oluyorum
Bazen şurada az vurguyla kitap okuyan biri olsa diyorum
iki mute çok fazla
açlıktan ziyade bencillikten ölmeye

Bir çıktık. ortalık karbeyaz.





 

14 Şubat 2012 Salı

yalan söylüyorum yalan söylüyorum yalan söyleme bilmesinler
için için üzüm üzüm...

6 Şubat 2012 Pazartesi

Tabldot

"Ama gözleri çok güzel." dedi. Ben o esnada 7 senelik botuna bakıyorum, üstündeki çizgilere, yırtıklara... Yepyeni olduğu zamanı hatırlıyorum, yanlış renklere boyadığı zamanı... Hiç sakız yapışmadı botlarının tabanına ben yanındayken. "Hay bu çilekli balonlu sakızı çiğneyenin de.. Şekeri geçince sakızı sümkürenin de.." Diye küfretmedi de hiç. Belki de kışın sokağa sakız sümküren az oluyor. Belki de sakızlar donuyor ve yapışmıyor. Belki kaymayan botlar aynı zamanda yapıştırmaz tabanlıdır. Kim bilir? "Şimdi burda kar yağıyorsa her yerde yağıyordur ve vakit dardır..." Arjantin'de yağmıyordur fakat vakit dardır tabi ki, ona ne şüphe. Bir Papalagi böyle söyler canı istediğinde. Ama diyene kadar ne anlattığını pek hatırlamıyorum, onu kadından uzaklaştıran nedenleri saydı sanırım. Ya da kendine uzaklaşmasını salık verdiren çırpınışları sıralayıp durdu. E gözleri güzelse.. diye laf attım. A, evet güzel dedi. Aslında sabahın 8'inde gördüm bir kere, sigara içişi de güzel, soğukta kızaran burnu da.. şuyu da güzel buyu da güzel.. diye devam etti. Gözleri parlamaya başladı. Ben onun bakışını nadiren böyle gördüğümü düşündüm. Açacağı şahane kahvehaneden bahsederken, birkaç filmden, rakı içerken, nadiren.. Ağzı ve elleri kımıldıyordu, sesi uzaklaştı.
Kendi uydurduğu şarkılar vardı söz müzik puzzle. Bir de balkonda otururken aklımızdaki şarkının şıp diye radyoda çalması. İkisi için de fütursuzca gülerdik. Çok zaman geçmiş her şey yaşlanmış gibi geldi. Kusa kusa gülmüyoruz bile, öylesine susuyoruz. Restorasyon uğruna yağmalanmış eski evler gibi geldik doğduğumuz yere. Gerekli malzemeler öyle pahalanmıştı ki, kireçle beyaza boyadılar rayihasını. İhale sonucu ince sıva-kalın sıva, astar boya-son kat boya. dan ibaret bir bembeyazlık.
"Ama" demek burada iyiye işaret. İtalya'da posta kartları krize takılmış, sözcüklere pullu özlemekler, farklı dillerde 35 gün bekliyor. Ama, hala bir gün İtalya'da yaşamanın güzel olabileceğini sanıyorum. Henüz değil hiçbir yerin.
Bize en yakın belediye otobüs durağı artık evin hemen yanında. Bembeyaza boyadılar onu da. Karşısında ekmek fırını olmasa göremeyecektim.

25 Ocak 2012 Çarşamba

Ağaçkakan

Demirli pencereden ıslık çalıp, yoldaki adamdan kar istiyor.
(Bu ev bir birinci katta. Salonu salon salamanje)
Çapraz çarpımlar, üstünde uykusuzluk
Elde varsa eğer; 9 demekten kaçıyorum.
Yine de imla kuralları dahilinde
Bütün orta yazı başlıklarının her kelimesinin ilk harfi büyük harf olmalı.dır.
Çetrefilli adamlar nakış işliyor düz ovada
Adamlar böyle
Tabi tabi ya
Annelerin de etkisiyle.
Kavanozda kakao ve pirinç
ve uysalsa birazcık sevinç
kalmıştır belki
Park dediğimde aklıma tek bir park, arkadaş deyince tek bir arkadaş geliyor senelerdir.
Fakat ne olursa olsun
İmla kuralları dahilinde
Hürmet ve meslek bildiren ünvanların ilk harfi, büyük harf ile başlamalı.dır.
Dedi, ekose şapkalı ağaç traşçısı.
Garın oradaki köprünün ordan.
Çetin hava şartlarının etkisiyle
kar da kalmıştı üstelik.
hadi ordan

23 Ocak 2012 Pazartesi

şarkılı müebbet

İsmin 'yalın' hali, 'de' hali, 'den' 
hali...
evin kış hali, vize hali, depresyon hali...

"sevgiliyle ayrılma" hali.


bulaşık, dağınık, makyajsız, baharatsız...
pilli bebek, the civil wars, ane brun, karapaks, cohen...
hayatın "hayatımda artık 'den dan' olmayacak" hali
çok uyumaktan mı, çok yürümekten mi yoksa?
bilmez.miş.gibi.

gibi değil.
öldürüldükten sonra defalarca, kendi derisini itina ile yüzer kadınla
r.



19 Ocak 2012 Perşembe

18 Ocak 2012 Çarşamba

Paris Sıkıntısı'ndan


 Söyle, anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok, ananı mı, babanı mı, bacını mı, yoksa kardeşini mi?
"Ne anam, ne de babam var, ne bacım, ne de kardeşim."
- Dostlarını mı?
"Anlamına bugüne kadar yabancı kaldığım bir söz kullandınız."
- Yurdunu mu?
"Hangi enlemdedir, bilmem."
- Güzelliği mi?
"Tanrısal ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz."
- Altını mı?
"Siz Tanrı'ya nasıl kin beslerseniz, ben de ona öylesi kin beslerim."
- Peki, neyi seversin öyleyse sen, olağanüstü yabancı?
"Bulutları severim... İşte şu... Şu geçip giden bulutları... Eşsiz bulutları."

Charles Baudelaire