28 Aralık 2013 Cumartesi

Kulaklı Batağan

İki aşığın romantik saatler yaşayacağı en garip yerlerden birine gelmişlerdi. “Aza Kanaat Esnaf Lokantası”
Ben burada çalışmaya başlayalı 3 gün oluyor. Pazartesi, saat 14:00’te elime bıçağı aldığımı düşününce 2,5.
Şu an için işim yalnızca ekmek kesip, saydam kovalara koyup, masaların ortasına yerleştirmek. Ayrıca her masa için bir sürahi su doldurup tek sıra halindeki bardakların yanına bırakıyorum. Yeni gelen müşterilerin göz hizasında ağzına kadar dolu ekmek kovası olmazsa patron, salça damlalı fasulye tenceresini koca kafama geçirecekmiş gibi...
Yok yok tam böyle değil.
Ben taze ekmekleri kovalara koyup, sürahiyi beş boş bardağın yanına iliştirmezsem; kimse izmir köftenin suyuna banamayacak, öğrenciler az çorba ile karnını tıka basa doyuramayacak yahut meyhane pilavının üstüne boca ettiği pul biberin yüküne su serpemeyecek gibi geliyor. Öyle inanmışım.
Şu yaşımda dünyanın en mühim işini yapıyorum. Patronu filan da görmüyor aslen gözüm.
Kazanlar burnumun ucunda, aklımın kıvrımlarında ise minik salyangozlar parende atmakta.
Fırından henüz gelmiş ekmeği şeklini bozmadan kesebilip, çiftin oturduğu masanın tam ortasına koyamayıp, tekrar oynatıp altın oranı ihya ettim. Patronla göz göze geldim.
Romantik çift, az kuru pilav, kadınbudu köfte ve soğansız çoban salata oturuyorlardı. Kadın, adamın her sözüne “gerçekten mi?” diyor, adam bıkmadan usanmadan “gerçekten” diye cevap veriyordu.
– Ah be Hamiyet, şu lokantadaki tüm kıtır acur turşularından çok seviyorum seni.
- Gerçekten mi?
- Evlenmek istiyorum seninle. Azı çok gösterdiğin kuru pilavları eksik etme soframızdan.
- Gerçekten mi?
- Tanrı kainatı 6 günde yarattı be Hamiyet. Vizyonda bir hafta kalan filmler gibi. Kaçırırsan çok üzülürsün bak.

Kadın artık soru sormadı. Cevap hiç vermedi.
Ben ise, aklım başımda gibi görünmeye çalışıp, sabahtan beri süren telaşımı pek çaktırmıyordum. Şu ana kadar gayet iyi idare etmiştim. Fakat nerde bir saat görsem tutup bakmaktan alamıyordum kendimi.  Hiç kolay değil. Fani hayatta sadece bugüne özgü, tam yeri tam zamanında olmam gereken bir ev vardı. Yine de becerdiğimce sakin olmam söylenmişti. Söz verdiğim sükutu harfiyen uyguluyordum. Henüz beni garipseyen olmamıştı.
Yan kafeden duyduğum kadarıyla Kasımpaşa-Beşiktaş maçına seğiren aklımı aniden hoplattı aynı Hamiyet.
-Mercimekli çorba istiyorum.
Mercimekli mi, gerçekten mi? Dedim.
Çorbanın ne yeri ne de zamanıydı. Hem bugün tavuk suyuna çorba var. Ona bir çentik mercimek mi atayım yani? Ayrıca bu benim işim değil ki.
Tüm bunları, gül gibi narin bünyeme büyük bir hakaret saydım.
Saat de 9 olmuş, tek kelime etmedim.
Maç bitmişti, tarih bu hakemi hiç affetmeyecekti.
Son kez mutfağa girip bir avuç kırmızı mercimek ve kaya tuzunu ceplerime doldurdum. Patronla dirseklerimiz çarpıştı. Çıktım.
Yürüdükçe, Ayhan Işık bıyığıma yapışan maya ve susam kokuları, kesif ayakkabı boyasına karıştı. Yeldeğirmeni’nin ara sokaklarında peşime rüzgarı aldım. Denizin bir parçasını gösteren her geçitten indim. İskeleye vardım. Kızıl ışıklı tabelaya göre, Karaköy vapuruna 10 dakika kalmıştı. Bir delikanlının kendine çekidüzen vermesi için en makul zaman. 
Heyecanıma yenik düşmemek için sürekli unutmaya çalışsam,
çare olarak aklıma, keşke adı “Ahu” olsa diye düşündüğüm karşı komşu Nermin’i getirip dursam da biliyordum.
Beklediğimiz gün gelmişti. “Sadece kağıt para girişi yapınız!”
Yaptım.
Binlerce, milyonlarcaydık belki. Belki de terzi Vakur Amcanın dükkanından bizim eve kadardık. Ne fark ederdi. Şimdi sıra, fani dünyada üstümüze düşen o çok önemli vazifeye gelmişti.
Günün menüsündeki seçkin kokuları gururla taşıyan lacivert gömleği üstümden atıp, çantamdaki bordo kazağı giydim, üzerine siyah ceketi geçirdim. Vapur yanaştı.
Boğaza karşı 75 kuruşluk demli çayımı içtim. 4270 numaralı tabelanın önünde, vapurdaki akşamcılar örgütü ile senkronize sardığım tütünü çektim. Ömrün bu leziz anları pek nadir gelir, biliyorum biliyorum.

--Bu arada geç kalınmış bir merasim arası vereyim hemen.
Şımarmaya lüzum duymayacak kadar 19 yaşındayım. Dalgalı saçlarımı geçen hafta askere gitmek üzere kestirdim, askere gitmekten şu an için vazgeçtim. Kadınlara “üşümüyorum” diyebilmek için çoğu zaman ince giyerim. Titrediklerini görünce siyah blazer ceketi omuzlarına kondurup, 7 dakika içinde donarak ölürüm.--

Koltuğun altında ve istisnai değil keyfi hallerde tavanda da bulunan can yelekleri ile beraber Karaköy’e vardık.
Gece 11’de olmam gereken eve doğru yola koyulduğumda, bit pazarından aldığım köstekli saat 10 buçuğa geliyordu.
Ceplerimi yokladım, her zerreyi tüm faniliğiyle hissettim, ordalar.
Tophanedeki balıkadam kostümü satan dükkanları geçtim, Beyoğlu’na giden dik bir yokuşa çıktım. 3 liraya hijyenik banyo yapılabilecek buğulu camlardan başka hiç bir yerden ışık sızmıyordu.
Günlerden Cuma değil, Cumartesi değildi. Elimde kalan yalnızca beş. Anaokulundan hiç çıkmamışım gibi. Acaba diğerleri gelmiş miydi?
Günlerdir hatmetmiştim. Ama son bir kez bakmak istedim. Her saniye, hayatımı değiştiren o tek film gibi olmalıydı, noktalı virgüllerini öpmeliydim sessizce. Ceketimin yaka iğnesini açtım, sağ avcuma düştü kağıt.
-İster misin?
Sesle birden irkildim. Sokak ıssızdı, repliğin kaynağına doğru baktım. Onu gördüm. Başında mor bere, sırtında koca bir çuval geçirdiği el arabası, elinde çikolatalı top kek. İlk defa bir kağıt toplayıcı ile göz göze geliyordum. Sokaklarda o kadar seyretmeme rağmen asla bana doğru başını kaldıranı olmamıştı. Yüzünü sokak lambasına çevirdiğinde kadın olduğunu gördüm. Gözleri de maviydi sanki.
Kekin yarısını kopardım. Ambalajlı olan yarımı alıp, diğerini ona verdim.
-Teşekkürler.
İçime bir yumru gibi oturan ambalaj güvensizliği, acaba kötü hissetti mi düşüncesiyle birlikte fındık kırıkları halinde boğazıma yapışıp kaldı. Acıyla yutkundum.
Yaptığın işe çok saygı duyuyorum. Dedim. Gece gündüz demeden, kimseden dilenmeden, çöpleri ayıklıyorsun. Gerçek bir çevre gönüllüsüsün. 
Peki sen, böyle saygı duymana yetecek cesareti şehir hatları vapurundan mı topluyorsun? Dedi.
Sustum. Galiba bizden biriydi.
30’lu yaşlarında, bedenindeki kemiklerin hatırı sayılır bir kısmı elmacıklarında, yaka iğnesi sökük kazağındaydı. Elimdeki adresi ona uzattım. Beni kolumdan tutup, önünde durduğumuz küflü kiremit binanın içine sürükledi. Bu arada evet, esmerdi. Gözleri şimdi de kızıla çalıyordu biraz.
- Ben Tengu. Dedi. Yani sen öyle bileceksin.
-Affedersin ama, ben neyim o zaman?
- Bilmem. Yecüc ya da Mecüc değilsin. Hunor olmalısın sen. Güzel mi?
-Güzelmiş. Ne önemi var ki?
-Hadi az kaldı, yukarı çıkalım.
Otomatların uğramadığı bir apartmandı burası. Sanki seneler önce yarım kalan bir inşaata, adım başı stor perde çekmişlerdi. Tengu, her yeri ezberlemiş gibi çıkıyordu basamakları. Acelesinde bile ahenk vardı. 3. Kata geldik. Karanlıkta bordoya çalan ahşap kapı aralıktı. Tengu durdu.
-Biraz beklememiz lazım.
-Burada böyle mi?
-Evet, hem vakit gelmedi. Hem de ben aşağı inip arabayı getireceğim.
-Neden birlikte çıkarmadık?
-Sence çıkarabilir miydik?
Cebindeki Casio F-91W saati koluma taktı. Koşa koşa aşağı indi.
Kapı aralığından içeri baktım. Sarı bir ışık sızıyordu. Eşiğe kadar ulaşan halıyı gördüm. Saçakları incelmiş, kızıl-kahve bir İran halısıydı. Daha ötesini görmek istedim, derin nefesim yarım kaldı. Galiba biraz korkuyordum. Casio’nun yeşil ışığını yaktım. “22:50”
Sırtında arabasıyla sessizce geldi Tengu. Hadi. Dedi.
Kapıyı ittim, kocaman İran halısını adımlamaya başladım.
-Biz üç kişi olmayacak mıydık Tengu?
-Zaten üç kişiyiz Hunor. Bak.
Salon salamanjenin ucunda, balkon kapısındaki silueti gördüm. Hafif kambur, zayıf, yaşlı bir adamdı bu. Perdeleri ve kapıyı açtı, başını yukarı kaldırıp havayı kokladı. Bize döndü.
-Merhaba çocuklar, ben Zenit.
Çok görüp geçiren, bilge adamlar vardır ya; gözleri artık saydam gibidir. Bakınca içindeki tüm balıkların rengini seçersin. Öyleydi. Biraz dikkatle inceledim. Onu tanıyor gibiydim. Belleğimdeki tüm görüntüler birbiri ardına koştu. Sonunda hatırladım. Şu dünya yüzünde hayran olduğum tek adam, burnumun dibinde bitmişti. Bu gece birkaç defa daha başıma gelecek “gözlerime inanamamak” deyimini boynuma astım. Adam biraz yaşlanmış, yorulmuş sanki. Ama işte bu evde. Baştan aşağı kan, kas, kemik ve göz halinde.
Hani bizimle aynı hayattan pay alan; tenceredeki toz şekeri ve çubuk krakerden kalan tuzu sıyıran, bize öğretilenlerle, tüm yalan ve “sakın yapma” ları yiyerek büyüyenlere inat;
gökte gördüğü ufoya taş atan bir adam vardı.
Büyü gibi bir şey. Hiçbir dogma ona işlememiş. Dikte ettikleri yaşamı asla kabullenmemiş.
Eline aldığı taşı sıkıca tutup uzaya doğru fırlatmış. Ömrümce hayran olunacak ondan başka bir varlık düşünemedim. Ve işte karşımda. Tüm hayal gücüyle. Zenit.
Demek bu görevi bize verenler hakikaten nokta atışı yapmışlardı. O an, kendimle ilgili kaygılarım bir anda geçiverdi.
- Ben balkonda ateşi yaktım, birazdan sakinleşir. Dedi Zenit.
Salondaki ceviz masanın üstünde duran iki bakır kaba, cebimdeki tuz ve mercimeği koydum.
Tengu, arabanın çuvalını iyice açtı. İçindeki kağıtları düzenlemeye koyuldu.
-Bütün şiirler orda değil mi Tengu?
-Evet, günlerdir topluyorum, hepsi burada.
Duvardaki beyaz fonu çektim, masadaki projeksiyon makinesini açtım. Oda ışıdı.
-Hazır mısın Zenit?
-Evet. Ya siz?
-Hazırız.
Üç çağıracağız, daha fazla değil. Dedim.
-Evet Hunor. Sadece üç şair.
-Başlayalım.
-Behçet Aysan’ı davet ediyorum öyleyse.
Balkona çıktım. Tengu peşimden geldi, bakır kapları getirdi. Zenit közü kurcaladı.
Hadi. Dedim.
Sağ avcuma tuz, sola ise biraz mercimek aldım. Aynı anda ateşe attım. Ateş parladı, hafifçe mavidi.
Hep bir ağızdan söyledik.
“Dört deryanın deresini dört dergahın derbendine devrederlerse, dört deryadan dört dert, dört dergahtan dört dev çıkar.”
İçeriye  koştuk. Projeksiyon makinesinden duvara, önce bir ateş böceği yansıdı. Biraz uçup durdu, ardından kayboldu. Sonra Behçet Aysan’ı gördük. Nefes seslerimiz yutkunmalarımıza karıştı. Zenit, geri gidip duvara yaslandı.
Behçet Aysan, büyük kemik çerçeveli gözlüğü, ve onu en son gördüğümüz, kenarı baklava dilimi işlemeli haki hırkasıyla karşımızdaydı.

Hepimizin gözüne bir an baktı, merhaba dedi. Karşılıklı gülümsedik. Merhaba dedik.
Heyecanımı ezip konuşmaya başladım.
Behçet Abi, biliyorsun, çok yakında bu dünya yok olacak. Elimizde hiçbir şey kalmayacak, acılarımız bile.
Dünya bittiğinde bir yerlerde şiirler kalacak ama. Uzay boşluğunda kelimeler salınacak.
Burada, bu önemli görevi yerine getirmek için toplandık.
Hangi şiirini gönderelim istersin?
Durduğu yere baktı, arkasını dönüp eski berjeri bize doğru çevirdi, oturdu.
Cebinden bir mendil çıkarıp gözlüğünü sildi. Sol elini yüzüne yasladı. Aynı fotoğraflarındaki gibi.
“Git
dersen
kuşlar da dönmez, güz kuşları
yanıma kiraz hevenkleri alırım

ve seninle yaşadığım
                    o iyi günleri,
kötü
günleri bırakırım.”

Bir Eflatun Ölüm. Dedim.
Behçet Aysan ayağa kalktı, bize doğru yaklaştı. Başıyla selam verdi. İyi geceler çocuklar. Dedi. El salladık. Ateş böceği oldu, sakince kayboldu.

Tengu, çuvalda şiiri aramaya koyuldu. Zenit, eline aldığı ufak bir kağıtla balkonda denemeler yapıyordu. Ben kapları tekrar içeri taşıdım.
- Hunor, işte şiir burada.
Balkona koştuk.  
-Bir dakika, konsantre olamıyorum. Dedi Zenit.
Bekledik.
-Ben atarken Hunor ayaklarımdan tutsun.
- Tengu sen de biraz uzaktan bakar mısın acaba?
Yere bağdaş kurdum, Zenit’in ayaklarını kavradım. Tengu şiiri ona verip uzaklaştı.
Zenit, görünmez bir odak noktası seçti. Yaptığı işi onurla boynunda taşıyan, yılların acımasız avcıları gibi gözlerini kıstı. Kağıdı sıkıca tuttu. Gerindi ve birden fırlattı.
Öyle güçlü bir hamle yaptı ki, ellerimden kaçacak sandım.
Bekledik, şiir dönmedi. Birbirimize dönüp gülümsedik.
Bir Eflatun Ölüm, aynı anda tüm kitaplardan, internetteki sayfalardan, mektuplar ve fanzinlerden silindi. Hemen o an, uzay boşluğundaki sonsuz yerini almıştı.
Masadaki sürahiyi aldı Zenit. Avcumu açtım. Oradan akan suyu yavaş yavaş içtim. Tengu şimdilik istemediğini söyledi.
-Hadi, dedi Zenit. Zamanı kaybedeceğiz yoksa. 
Köstekli saati Zenit’in yeleğinin cebine koydum.

Şimdi sıkı dur Hunor, Edip Cansever’i davet edeceğiz. Dedi Tengu.
Ellerim titredi birden. Sürahideki suyun birazını başıma döktüm, ensemden ve sol gözümün yanından süzüldü. Duruldum. Zenit közün başına gitmişti.
Tuz ve mercimekle geldi Tengu, avcuma doldurdum.
“Şu karşıdaki kara kuru kavak , karardın mı, ey kara kuru kavak sarardın mı ey kara kuru kavak!”
Ateş mavidi, içeriye koşarken ayağım eşiğe takıldı, diz üstü yerdeki karolara kapandım. Başımı kaldırdım.  Görüntüsü beyaza yansıyan, bahçe ortasındaki yusufçuk ani manevralarla üstüme geliyor sandım. Yusufçuk dut ağaçlarının yanında durdu. Ağaçların arkasından çakmak sesi geldi. Edip Cansever, elinde sigarasıyla kirpiğimize doğru yürüdü, birden yol üstündeki başını kaldırıp yüzümüze baktı. Öyle bir bakmak ki, kahverengiyi ilk kez burada gördüğünü sanır insan. Siyah kazağından sızan gömleğinin yakası eskimiş, çok bakılmaktan.

İçkiler içiyoruz, en çok da kötü içkiler – Hıh sığınmak!
Bilmem ki ne demeli, böylesi içinden geliyor insanın
Belki de alışıyoruz, soylu bir düşüncedir alışmak
Diyoruz, belki de
En önce İsa alışmıştır kendi söylevlerine
Sonra da biz; ya durmak, ya da bir zincirle oynamak bütün gün
Ya da pek olağan şey, katılmak bir döğüşe”


Birden içimi mayhoş, çirkin bir hüzün kapladı. Ekşi sakızlar gibi çiğneyip durdum onu.
“Umutsuzlar Parkı” dedim.
O an öyle kızdım ki kendime, kollarımı balkon demirine vurmak, başımı parktaki kaydırağın köşelerine çarparak yuvarlamak istedim. Böyle seviyordum da, neden ezberlemedim ki bu şiiri? Birazdan dünyanın sonuna dek yok olacak. Defterimden de silinecek, neden ezberlemedim. Keşke uyku öncesine düşen yarım rüyalara dek kendime tekrar etseydim...
Tam Edip Abi, biraz daha devam eder misin? Diyordum ki, dut ağaçlarının arasındaki yusufçuğu gördüm. Aniden kayboluverdi.

Balkona çıktığımda Zenit, çoktan eline şiiri almıştı. Umutsuzlar Parkı, 90’lardaki televizyon programlarında gördüğümüz çarşaf çarşaf fakslar gibiydi. Bir ucundan tutup okumaya çalıştım.
“Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
Ben biliyorum, yalan mı, siz de biliyorsunuz.”

Şiirin yarıdan fazlası boşluktaki yerini almıştı. Zenit gözlerini dikip bana baktı, kağıdı elimden bıraktım. Tengu kolumdan çekti, yere oturup bekledik.

Kelimeler dönmedi.
Bir oh çekip yanımıza oturdu Zenit. “E be oğlum Hunor” dedi. Utandım...
O an içerden gelen müzik sesiyle hepimiz irkildik. Cümbüş çalıyordu. Kim gelebilirdi ki bu saatte? Hadi geldi, neden cümbüş çalıyordu? Bu ülkede bizim burada olduğumuzu bir saat öncesine kadar kendimiz bile bilmiyorduk. Peki kimdi bu cümbüşçüler?
Derken Müzeyyen Senar’ın sesi gelmeye başladı. “Keklik dağlarda şağılar...”
Tengu içeriye koştu. Peşinden gittik.
-Sakin olun, saatli radyoymuş.
“İpeklenmiş tüylerineee, yanaktaaaki benlerineeley...”
İkili koltuğun ordaki fiskosta, püsküllü abajurle yan yana duran radyoyu kapattı. Evrene kadim bir sessizlik çöktü.
-Bu bir işaret. Son on dakikamız kaldığını belirtiyor. Dedi Zenit.
Geç de olsa hatırladım. Lübnan’da, Īlyā Abū Māḍī davet edilip dinlendiği zaman, bir işaret gelecekti. Bu, o olmalı.
-Nazım Hikmet’i çağırmamızın vaktidir. Dedi Tengu

Derin bir nefes aldık. Pantolonumun cebinden tütünü çıkardım. Yavaşça sarıp içtik. Vakit dardı ama, buna kimse itiraz etmedi, başka türlüsü çok güç olacaktı. Küller üstümüze yapışıp kaldı.
Ateşin başına geçtik.
“Üstü üç taslı taç saplı üç tunç tası çaldıran mı çabuk çıldırır,
yoksa iç içe yüz ton saç kaplı çanı kaldıran mı çabuk çıldırır.”
Alev mavidi. Bu sefer, tabiri caizse içeri ‘ışınlandık.’
Görüntü siyah beyazdı. Her şey siyah beyaz bir sokağın ortasında. Bir uğur böceği kımıldandı önce. Köşede onu gördük.
Fötr şapkası, yakası dik paltosu, gün yüzü... adım adım bize yaklaştı.
Tengu gözlerini yumdu, omzuna dokundum.
-Biliyorsun Tengu, ömrün böyle anları, bazen bir defa bile gelmez.
-Biliyorum biliyorum.
Gözlerini açtı, dik durabilmek için duvara yaslandı.
Arkama dönüp baktım, gece boyu sadece şairler geldiğinde dişlerini gördüğümüz Zenit, yine başını oynatıp kocaman gülümsüyordu.
Nazım’a biraz daha bakalım diye hiç birimizden çıt çıkmıyordu. Gri taşları adımlayıp, ellerini cebine soktu. Gözünü dikti, muzip gülümsemesi her zerresine yayıldı. Yüzümüzü tek tek gezindi. Biz biraz daha sustuk. Bilerek değil artık, öyle kalakalmıştık. O başladı.
“Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze .”

“Masalların Masalı.” Dedi Tengu.
Evet çocuk. Dedi Nazım. Kalacaksa eğer, Masalların Masalı kalsın sonsuza.
Köşeden minik uğur böceği çıktı. Bir uçup, bir kondu. Siyah-beyaz, siyaha döndü. Işık sönüverdi, kapandı perde.
Derin bir hüzün, tüm kıyafetlerimize çöktü. Adım atmaya gücüm kalmamıştı. Tengu, ufacık hıçkırıklarla şiiri aramaya koyuldu. Çuvalın içine birkaç gözyaşı damladı.
-Hüznünü de sonsuza yollarsak, hiç ağlayamazsın bak bir daha. O zaman çekilmez olur buralar. Dedi Zenit.
Tengu sakinleşti. Şiiri bulmuştu. Balkona çıktık, Zenit bizi kanatlarıyla kavradı, başımızı kaldırdık. Avcı takımyıldızının üstümüze düşen kısmına baktık. Zenit yavaşça gerindi, ve birden fırlattı şiiri. Masalların Masalı uzay boşluğunda asılı kaldı.

Ateş hemen oracıkta söndü. Kolumdaki casionun alarmı çalmaya başladı. Tengu, saati alıp alarmı susturdu.
Evet böylece, tam gece yarısında, tüm dünya ülkelerinden üçer şiir, uzay boşluğunda salınmaya başladı. Bunu sadece biz biliyoruz, onlar gerçekten sonsuz oldular...
İçeri geçtik, püsküllü abajuru açıp, ışığında ilk ve son defa sindirerek baktık birbirimize. Bir daha unutmayacak gibi baktık. Dünyanın sonu geldiğinde, o film şeridinde ilk önce ve en son bu yüzleri görmek istermiş gibi.
Zenit’in alnındaki kırışıkları, mavi yeleğini, Tengu’nun beresinin lastik izinden sızan küçük kıvırcık saçları ezberledim.
-Şimdi gitmemiz lazım değil mi?
-Evet, Hunor, gitmemiz lazım.
-Peki tekrar..
-Tekrar, görmememiz lazım.
Önce ben çıktım, giderken Tengu’ya dönüp baktım. Arabasını düzeltiyordu. Gülerek, bu akşam işe çok geç kaldığını söyledi. Cebinden yarım topkek çıkarıp ısırdı.
Kainattaki tek abartım olan Zenit’ten bir imza almak istedim. Fakat bu an, aklımızdan başka hiçbir yerde iz bırakmamalıydı. Dönüp, sıkıca tokalaştım.
Apartmanın kiremitlerine dokunarak, küf kokusunu içime çekerek, sokağa indim. Hava biraz daha soğumuştu. Yarın gazetelerde kitap sayfaları için kayıp ilanları çıkardı belki. Ya da birkaç gün sonra. Ya da dünyanın sonuna kadar anlaşılmazdı yokluğu. Birbirini seven insanlar, ezberledikleri kadarını fısıldardı. Kim bilir...
Tophane’den İskeleye vardım. Köstekli saatim Zenit'in yeleğinde kalmıştı. Öbür gün gazetelere kayıp ilanı verirdim belki.

Ah, mümkün olsaydı da şu denize bir parça kaya tuzu atsaydım,
ertelenmiş hikayeleri dinlemeyip,
hepi topu üç kulaçta karşı kıyıya varsaydım.

Elif'ten not: Çocuklar bence de bu öykü Hunor Galata'ya çıktıktan sonra başka bir şekilde devam edebilirdi. Şairler araya girmeseydi daha tadında olacaktı belki de. Ordan kesip devam ederseniz ikinci bir emre kadar susarım.





21 Aralık 2013 Cumartesi

Babagannuş

Plazalarda hava geçirmez pencere ardında; kainat, klavyelerinin elektron boşluğunda dolanıyor zannedenler.
İşe başlayıp işi bırakanlar, her başladıkları işe bir bakıma bırakmak için başlatılanlar.
Bir baltaya sap olsa diye kafası delinen; içine bir an dönüp tüm baltaları banyo köpüğüyle değiştirenler.
Bir de milletin efendisi olacakken tüm ekinlerinin plastik olduğunu anlayıp kendi karın boşluğuna gömenler.

Büyük çoğunluğumuz bundan ibaret, geri kalanımız T cetveliyle gece gündüz ayna boylarını ölçüyor. Ölçerken; gözleri, yansımadaki göz bebeklerine değmesin diye tüm varlıklarını tüketiyorlar.



16 Aralık 2013 Pazartesi

Ölüme de Tilili

En son 2004'te...
Arkadaş evlerinde, elinde sazıyla görülmüşlüğü çoktur.
Rüzgarla ince ince oynaşan bir ağaca uzunca bakmışlığı...
Tütün sarmışlığı, sigaraya verecek parayı bulamamışlığı,
"Yazık ömrüm" demişliği çoktur.
Azdır aşık olmuşluğu ama; hüznünü nazikçe omuzlayıp, çok da güzel aşık olmuştur.
En son 2004'te.
Hem de parası yok diye 
ödeyemedi diye elektrik faturasını
Odasında, yaktığı mumun aleviyle
yok oldu.
"Bir Nehir Ki Ömrüm" koyacakken yeni albümünün adını. 




11 Aralık 2013 Çarşamba

Ben de baktım abajur saçaklarından. Odada iki ışık kaynağı vardı. Hiçbiri gözüme gelmesin diye itinayla ayarlamıştım. Duvar diplerine ve dolaptaki yün kazaklara doğru.
Sokak lambası sızdı ardından.
Eskiden ev olan kalıntılarda şimdi minnetsiz yıkık duvarlar. İçinde rengi solmuş ambalaj kağıtları. Hepsi kuş bakışı, ayak diplerimize serilmiş çoktan.
Yoldan geçen trenin sesini duyup korkmaz
kıpırdamaz bile.
dünyanın tüm diğer çöplerini usulca sınayıp
Sac ayağında ufalanmış bir memleket havasından.


8 Aralık 2013 Pazar

Anhedoni

Birazdan, masanın yanındaki İran halısının üstüne kusacaktı.
Top 10'un 9 numaralı şarkısı gibi hissetti, es geçilir, sesi dinlenmez. Bari sonuncu olsaydım dedirtir.
Midem bulanıyor dedi midem.

Şaşırmıyorum ki ama.
Mantıklı bir gerekçe söyleyin, nakaratı henüz yazmadı zaman.

2 Aralık 2013 Pazartesi

Uyku esnasında bile unutmayın. Rüyalar da sabun köpüğüne dönebilir. Bir gece, bir uyurgezerin öpücüğüyle sönüverir. Ah sakın...





28 Kasım 2013 Perşembe

Ey zürafa!
Öyle güzelsin. Bir de turuncusun üstelik.
Turuncunun ne olduğunu bilmeden turuncusun hem de.
Hiçbir zaman anlayamadım,
seni nasıl es geçiyor büyük şairler övgülerinde.

27 Kasım 2013 Çarşamba

Omnivor

Herkesin birbirini dinlediği, kimsenin birbirinin dilini bilmediği, herkesin birbirinin gözlerine bir saniye bakıp, o bakışı saçlarına ve ardından kırmızı demir kapıya doğru daldırdığı... bir akşamdı. Masadaki en genç kadın konuşmaya başladı.
Kimsenin birbirini anlamadığını, gözlerine uzunca bakmayacaklarını, ama biraz daha konuşursa, dudak kıvrımını ve dişlerini incelemeye başlayacaklarını... biliyordu.
  -Bildiğim halde özlediğim, bilmediğim halde özlediğimi zannettiğim bir mevsim dönüşünü bekliyorum.

Karşısında, "çok iyidir" diye bahsedilen bir ajansın, "çok yaratıcıdır" diye bahsedilen 40 yaşlarındaki metin yazarı, sol elinin yüzük ve işaret parmaklarını sırasıyla -ama narince- masaya değdiriyordu. Adamın saçları itina ile kesilmesine karşın, sanki hep öyleymiş, ne uzayıp ne kısalıyormuş hissi veren, kulaklarına değen dalgalarından mesuldü.
  -Bakkal dükkanlarında, kapı kenarlarında, güneşin değdiği yeşili sarıdan daha soluk, cips paketleri dururdu. Yağmur yağardı tozlarına. Solmuş renklerinde damladan yollar olurdu. İşte o ıslak paketleri açmak ve eline çamur halinde bulaşan toz yağmuru baharata bulamak. Güzeldi. Dedi genç kadın. Lezzet hep zararlıydı bazen böyle çamurluydu. Bir daha hiç bir yemek öyle afiyetle yenmedi.

Peki kim verdi sana bildiğin bir geçmişi özleme cüretini. Demediler. Duysalardı belki. Tam böyle olmasa da buna benzer laflar ederlerdi. Öyle değildi bile derlerdi. Daha asılanlar ve henüz asmadıklarımız da vardı. Derlerdi.
Yanında, az evvel, kapanmak üzere olan kitabevinin üst katını cafe mi yapsa, yoksa tamamen kapatıp ev yemekleri lokantası mı açsa, yoksa Çin'den telefon parçaları mı getirip bire beş satsa... bocalamasını yaşayan bir kadın oturuyordu. O konuştuğunda henüz bu kadar gürültü, ışık ve alkol yoktu. Kimse ona cevap vermedi. Kadın tüm bunları, bir haber spikerine soruyormuş gibi oldu. Ama aldırmadı. Galiba Çin'deki bağlantıları güçlendirmek gerekiyor.
  -Radyoların, legoların ve kiraz ağaçlarının akabinde ne yesek öyle tatlı olurdu. Elmaya ışın tedavisi uygulanmıyordu. O an orda ölseydim ısırıp, başıma küçük kurtlar toplanır, çekinmezdi. Toprak beni tanımamazlıktan gelmezdi.

Arkasından, çok giyilmiş bir ergenliği portmantoya henüz asmış garson yaklaştı. Kül tablasındaki yarım sigarayı işaret etti, saçı kıvrık adam hemen sigarayı aldı. Garson, elindeki metal kovaya külleri boşalttı, sol koluna gelen griliği üfledi. Kadının önündeki kadehi alıp, bir tane daha? Dedi.
  -Güzel elbiseler giyip sinemaya giderdik. Gazeteden gündelik dertler kesip hatıra defterine yapıştırırdık. Elektrik kesilince öyle bir sevinirdik ki, ben aynı heyecanı bir daha hiç yaşamadım.

Bir adam, iyi geceler arkadaşlar afiyet olsun! diyip, -evet tam böyle dedi, andımız gibi selamladı herkesi- masaya oturdu. Kitabevi lokantası sahibinin arkadaşıymış. Her halinden bankacı olduğu seziliyordu fakat borsacıymış.
  -Kazı kazanların süpriz yumurtadan daha eğlenceli bir gelecek vaad ettiğini anlamıyorduk. Anlamıyorduk pahalı şeylerin de sevilebilir olduğunu. Saate bakmayı öğrenmiştik. Çeyrek geçe ve kırk beş geçenin ayırdına anlayarak varmıştık. Ben bir daha kendimi hiç öyle bilge hissetmedim.

Etrafına baktı. Oturdukları yerin ne pencereleri vardı, ne de duvarlarında saatler. Elektronik yahut değil. Kurmalı bile. Değil hani dededen kalma. Yoktu.
  -Pencereden bakınca seher vakti ve şafak vaktini anlayıp namaza dururlardı. Her yer sessizken böyle. Evde yürümek gibisi yoktu. Tahta yerleri gıcırdatan ışıklı bir ayakkabının sihri sonsuzdu. Tesbihler maviyse eğer, güneşe tutup sonra boynumuza asardık. Bir daha hiçbir zaman süslerimden öyle mutlu olmadım.

Masaya iki kadeh kırmızı şarap geldi, ısmarlamadığı şarabı alıp içti kadın. Kime yazıyorsunuz bu bedava mesajları? Dedi. Yeni gelen borsacı duydu. Bu masada duyulan şeylere de cevap verilmediğini anlamış olacak, çerezdeki antep fıstıklarını şişman elleriyle seçmeyi sürdürdü.
  -Bir ikamen yok hayat. Bir yenisi olmaz geçmişin. Gözüme bakın, bakmayın dudak kıvrımıma, kulağıma değen kıvırcık saçlara. Bakmayın ummadığınız bir sonrayı iliklememe.

Kadın fildişi düğmeleri ilmeklere geçirdi. Kalkarken masadan başlarını kaldırdılar. İyi geceler, dedi kadın. Duydular.
Ellerine baktılar, adisyona baktılar. Masa numarası 16. Neyse aldı diye geçirdiler akıllarından.
Dışarısı hafif yağmurluydu, akşam çoktan olmuştu ama kim bilir kaç olmuştu. Köşeyi geçip ara sokağa saptı kadın. Eski bir okulun yanındaki bakkalın önünde durdu. Yağmur arttı. Cipsleri gördü. Cebindeki sigaranın sarı paketine baktı, içeri girdi. Bir kibrit alacağım. Tamam iki de sakız. İçerde yakabilir miyim?
Bu yağmurda bu kibritle yakmak biraz zor olacak çünkü.






resmi yapan: toprak turan kara

24 Kasım 2013 Pazar

"Şu devir olmuş..." diye omzumuza sümkürenlere inat, Tunç Devri'nin gelmesi ihtimalini severek yaşıyorduk.

BEŞİNCİ ŞARKI   - Oğuz Atay-Tutunamayanlar (s.240-241)

Mısra 542: ........tunç devri

Kaç yıl sonra başlayacağını henüz bilim adamlarımızın kesinlikle tespit edemediği tunç devri, halkımız için bir altın devri olacaktır. Bir kısım ilahiyatçılara göre bu devir, İsa'nın ikinci gelişiyle aynı zamana rastlayacaktır.

Tunç devrinde insanlarımız arasında, birinci sınıf vatandaş,ikinci sınıf vatandaş ve halk şeklinde yapılan ayrım ortadan kalkacaktır.
Umumi nakil vasıtalarında biletçiler, halka, bay ve bayan gibi kaba tabirlerle hitap etmeyeceklerdir.
Şoförler halka eziyet etmeyeceklerdir. Bozuk para bulunduracaklardır.
Köylüler, en kalın elbiseleriyle, güneş altında çömelerek saatlerce devlet kapısında beklemeyecekledir.
Apartman kapıcılarının saltanatı sona erecektir.

Kalabalık caddelerde oyuncak satan esmer adam, kemer satan ve olduğundan yirmi yas fazla gösteren adam ve küçük şişelerde ne olduğu anlaşılmayan bir sıvı satan ve sarası yüzünden sık sık kaldırımlara düşen adam ve meyhanelerde fıstık satan gözlüklü genç adam ve gene meyhanelerde kasap oyunu oynayarak hayatını kazanan koço ve artık yaslandığı için rakı isteyince şarap getiren garson tanaş, bu zavallı durumlarından kurtarılacaktır.

Herkes istediği mesleği seçecektir. Ressam olmak isteyenler reklamcı, yazar olmak isteyenler mühendis, mimar olmak isteyenler iktisatçı, meyhaneci olmak isteyenler hukukçu, hukukçu olmak isteyenler tezgâhtar, adam olmak isteyenler uşak ve dilediği gibi yasamak isteyenler rezil olmayacaklardır.
Delilerle alay edilmeyecektir. Mahalle çocukları böylelerinin peşine takılmayacaklardır.
Para kazanamayanlara serseri denilmeyecektir.
Babalar, kızlarını her çeşit insana vereceklerdir.
Sokak köpeklerinin durumu düzeltilecektir.
Çocuklar, masallarla ve Allah'ın vereceği cezalarla korkutulmayacaktır.
Taşradan gelenler, şehirde doğmaktan başka meziyetleri olmayanlar tarafından hor görülmeyeceklerdir.
Kurnazlık ortadan kalkacaktır. Bu konuda sıkı tedbirler alınacaktır.
Yüreğimizi ezen bu sıkıntı, başımızdaki bu ağırlık kalkacaktır.
O zaman, bin yıllık saltanat başlayacaktır. Bin yol daha sürecektir. Bin yıl daha sürecektir. Bin yıl daha,bin yıl daha.


12 Kasım 2013 Salı

Akşamleyin apartmanlar patates kızartması ve sucuk tava koktukça, iyi şeyler olma ihtimali güçleniyor içimde.
Ya da ben kendimi bir güzel kandırıyorum. Mideme oturmasa bari.

Bir de hatırlatın, dünyanın sonu geleceği zaman lütfen bu şarkı çalsın.



7 Kasım 2013 Perşembe

bu blog günlük olsun bugünlük

Hayatı çok yanlış anlamaya başladım yine. Yeni öğrenmeye çalıştığım bir dilden konuşup yazıyorlar sanki. Görüp duyduğum kelimeleri hep birbirine eviriyorum, hiçbiri gerçek kendisi değil. Çağrılan adresler yerine yanlış yerlere gidiyorum. Orda bir kahvede oturup oralet içmek istiyorum sonra. Yanlış yerdeki kahvede. İçemiyorum.
Yapmak istediklerimi de unutuyorum. Birçoğu birbirine karışıyor, ne olduklarını seçemiyorum. Rüyada konuşanın kim olduğunu yakalamaya uğraşmak gibi geliyor. Biraz üstüne düşüp hemen başımı çeviriyorum. Nasıl böyle çabuk unuttuğuma şaşırıyorum sonra. Garip bir heyecan bürüyor omuzlarıma kadar. Burnumu çekip geriye dönüyorum.
Şehirler o kadar büyümüş ki, yalan söylemeden yaşayamaz olmuşuz. O ara ben yoktum. Hı, ben de söylerim tabi yalan. Ama görmeye dayanamam.
Yeni bir eşya alınca neden sevindiğimizi düşünüyorum ardından. O, sevdiğimiz bir renkte olunca tekrar neden. E, kırmızı bir tencereye sevinip, sonra ölüyoruz ama.
Neyse ki ben artık "bir bardağım vardı o kalsın, gerisi sizin olsun" diyebilecek durumdayım.
Şu hayat şartlarında böylesi hiç iyi değil tabi, savunmuyorum. Mutsuzluğa biraz daha yerim var, bekliyorum. Her gün yeni bir şey öğrenir ama insan. Uzun kollu balerin kostümlerinin koltuk altı açık dikiliyormuş, yoksa yırtılır zaten. Yoksa ben olsam onu düşünmekten kollarımı öyle ahenkli kaldıramam.
Mesela, yamacımda bir evcil hayvan olsa, doya doya gülemem ağlayamam. Evcil balık bile olsa, turuncu japon balığı. Haline, tavrına bakmaktan duygularımla senkronize yaşayamam..
Yine de güzel kitaplar, filmler var tabi. Sevindiriyor. Ama galiba artık eskiler bana ziyadesiyle yetiyor.

30 Ekim 2013 Çarşamba

Melodik Minör Gam

"gelirken bir paket sigara al lütfen, sigarasızlıktan ölücem."  
Gece 3'te 'bıdıdıdırt!' sesiyle geldi mesaj. Mesaj sesine uyanabilmek için son günlerde telefonu küpe niyetine yastığına iliştiriyordu. Oysa uyurken dış kaynaklı her tını, varlığını anlık bir gokart kazasına teşne edip, sükûna dönene dek beş ila yedi dakikayı  çalıyordu. Bu defa sarsıntı biraz daha uzun sürdü. Kallavi bir küfür yuvarladı atardamarla senkronize.
Bu saatte sigarayı nereden bulacağını düşünmeye henüz sıra gelmemişti. Hemen üstüne bir kapüşonlu geçirdi. Eskişehir soğuğunda çorapla yattığına şükretti. Pijama görevi de üstlenen siyah eşofman altı geceleri bulunmaz nimet oluveriyor, vasfını kendi bile unutuyor bazen diye düşündü.
Cüzdanı yağmurluğun cebine attı, kitaplıktaki anahtarları aldı. Otomattan daha hızlı indi merdivenleri. En yakın benzinlik beş tekel ötede; bisikletinin arka freni ise ön frenden bozuktu. Atladı bisiklete.
Sabah soğuğuna beş kala, saatine baktı 03:15
Benzinlik kendi adını taşıyan ilk albüm gibiydi. Kalabalığı yadırgıyor fakat bundan mağrur bir haz duyuyordu. 
“Kurşunsuz” ibaresinin yanı başında; patates, bira, votka karışımını kübist bir ahenkle asfalta püskürten kızı gördü. Markası göğüs hizasında beyaz t-shirt, fermuarı belinden yukarı çıkmayan yaldızlı ceket, paçası düğmeli dar pantolon, her kusma hamlesinde göbeğine çarpıp uzaklaşan leylak kolye... Üniversiteyi yeni kazandığını, kuvvetle muhtemel eğitim fakültesinde okuyacağını, biraz zorlarsa hazırlığı geçebileceğini, içkiye alışkın olmayan bir iç şehirden taşındığını... fısıldıyordu. Kızın kolundan tutan erkek arkadaşı ile göz göze geldi. Çocuk, sağlık sorunlarından ziyade meraklı bakışların yargısını yeğ tutuyor; ayağına gelen kusmuk izlerini bu yüzden fark edemiyordu. Ama yine de yüzünü buruşturmamış, "of" dememişti. İlişki başında hayıflanmayı yenilgi sayıyor olacak.
Bisikleti selesinden cama dayadı, gidonu sağa doğru çevirip destekledi. İçeri daldı.
-Bir sigara, bir ice tea.
-Litrelik ice tea'ler şu dolapta, alabilirsiniz. 
 Kendinden istenenin hep fazlasını alırdı. Parası varsa kasanın yanındaki çikolatalardan bir seçki de yapardı. Mutlaka bütün fındıklı da olan içinde.
Ayın sonunda bu pek mümkün değildi tabi. Sahip olduğu teknolojik aletlerin bozulma zamanı da hep paranın suyunu çektiği zamana denk gelirdi. Bu sefer de kulaklığı bozulmuş, Tindersticks'den Erkan Oğur'a uzanan playlist ve iç kulak iltihabı ileri bir tarihe ertelenmişti.
Poşeti gidona tutturup uzaklaştı. Az önceki kız ve sevgilisi taksi çağrı butonunun dibine çökmüş, bekliyordu. Kızın perçem uçları ıslak, çocuğun elinde azı kalmış içme suyu...
Kendi sokağının köşesinde bir binada durdu, anahtarları çıkardı. Birini ters tutup, ters çevirip kapıyı araladı. Otomattan hızlı çıkmaya gücü kalmamıştı, yine de ikişer üçer adımladı merdiveni.
 7 numaralı daire önünde iki çift ayakkabı. İkisi de aynı kişiye ait. İçe basmaktan birbirine dönmüş tabanları, uçları öpüşüyor. Hep böyle çıkarıyor ayakkabısını diye düşündü, doğum günleri dahil.
Kapıyı açıp içeri girdi. Her yer karanlıktı. Bir an uyuyakalmış olduğunu düşündü. Sonra yüzüne nemli, sahte lavanta kokusu vurdu. Edip? dedi.  
- Geldin mi Selim? Gir içeri, çamaşır asıyorum ben de.  
- Hiç ışık olmayınca ben de... Of, salaklık işte.
Edip bir kahkaha attı.   
- Göremezliğin bazı avantajları var tabi. Elektrikten tasarruf ediyorsun mesela. Sigara aldın mı?
- Aldım aldım burada.
- Tamam, sağol. Şunları da asayım, balkona çıkıp içeriz. Dolunay olacaktı günler sapıtmadıysa.
- Evet dolunay var. Kadınlar ağlasın diye bir sebep daha.
- Ben inanmıyorum öyle etkilere filan. Kurt adam başka tabi.
- Edip, çay koyayım mı içelim. Yoksa kahve mi istersin?
- Türk kahvesi yapsana, geçen gün almıştım. Tel dolapta olacak.
Selim mutfağa doğru gitti. Mutfağında tel dolap olan nadir apartman dairelerinden biriydi burası. Kiracılar hiç "yeni evli” olarak taşınmamış, "komple değiştirin" kampanyalarına kanmamışlardı belli ki. Mavi fayans da vardı üstelik, hem mutfakta hem de banyoda.
- Az şekerli değil mi?
- İstediğin gibi yap, ne desem aynı atıyorsun şekeri zaten.
Selim kahveleri ince fincanlara döktü, köpüksüzdü, ne fark ederdi.
Edip çamaşırları asmayı bitirmiş, üzerine eski hırkasını geçirip balkonun dibine çekilmişti. Masaya kül tablası niyetine, cam çay tabağını koydu. Oturdular. Bir yudum bir nefes bir yudum iki nefes... Konuşmadılar.
- Gün ağarmaya başlarken söyleyiver olur mu?.. Selim?  
- Efendim.
- Güneş doğarken diyorum.
- Tamam yahu söyleyeceğim. Onun için geldim zaten.  
Yarım saate yakın böyle durdular. Atlama mesafesi karşı apartmanın üst katından gölgeler yansıdı. Genç kadın pencereyi açıp havaya baktı. Alelacele bir sigara yaktı. Mentolün kokusu balkona sızdı.
- Mentollü içiyor, dedi Selim. Yeni başlamış olacak.
- Hayır bırakmaya çalışıyor.
Gök siyahtan koyu maviye, koyu maviden turuncuya döndü. Dolunay havaya ön dişleriyle tutunmuş, renk karışımına direniyordu.  
- Gün ışıyor.
- Tamam. Bitmelere inanmıyorsun değil mi Selim?
- İnanmıyorum. Ölüme de inanmıyorum.
- Ne güzel. Sen buraları toplarsın. Bulaşığı filan yıkama. Kara'yı götürmeyi unutma aman. Minderi oturma odasında, onu da al. Başka yerde yatamaz, huzursuz olur.
Bunları söylerken her kelime ile vals ediyordu sanki Edip. Her virgülde bir ayak figürü, bir minik eşya düzeni...
- Biliyorum, alacağım. Peki çamaşırlar?
-Onlar kendi kendine kurur. Kadife gömleği kirli bıraksam içim rahat etmezdi.
-Dönmemeye kararlısın yani.
-Bunu günler önce de konuştuk. Bir şey söyleme yeter. Köşede bekliyorlar.  
Edip odasına gidip elinde bir kitapla döndü. Kapağı gece lambası sarısı, üzerinde kırmızı, narin bir yelpaze resmi.
-Okuyuver be Selim, bir daha isteyemeyeceğim nasılsa.
-Acındırma kendini. Okurum.
Selim eliyle koymuş gibi buldu sayfayı. Saman kağıdı desenleyen izlere baktı. Şarap lekesi, ufak kurşun kalem notları, çikolata kalıntısı... Mısralara ufacık gülümseyip “yediğin içtiğin senin olsun” deyiverdi.
Okumaya başladı. Sesi gidip geliyor, üzülmemesi gerektiğini yutkununca tekrar hatırlıyordu.

*Deniz Meltemi
          Bütün hazları tattım, bütün kitapları okudum
          Ah, kandırmadı; kaçmak, kurtulmak istiyorum.
          Bir başka köpükle gök arasında kuşlar
          Orada şimdi kim bilir ne kadar sarhoşlar!
          Deniz çekiyor, deniz, kim tutabilir beni;
          Gözlerde aksi yanan o eski bahçeler mi?
          Geceler! Mahzun ışığı mı yoksa lambanın
          Beyaz kâğıda vurur, korkar dokunamazsın;
          Ne o; ne de çocuğuna meme veren taze;
          Gideceğim, ey gemi, bilinmedik ellere.
          Demir al, sallayarak direklerini. Sızlar
          Yürek ümitle, ama sonra her şeyi anlar.
          Belki de fırtınaları çağıran direkler,
          Şu anda, rüzgârla gelecek ölümü bekler,
          O zaman ne yelken, ne de ümit… ama sen yine
          Kalbim, gemicilerin şarkılarını dinle.


Perdeler kapı aralığından gelen havayla ürperiyordu. Edip, ayakkabının bir çiftini holde serili olan hafta sonu ekindeki Hadise'nin yüzüne koydu. Kara'yı ensesinden öptü.
-Gidiyorum, sarılmayacağım.
-Yolun açık olsun, kadife gömleği ben alacağım.
Beş dakika bekleyip öyle çıktı balkona Selim. Kuşlar ve köpekler görünür olmuş, on yıldır her sarhoşlukta "hiç ayrılmayacağız" diyen adam herkesten evvel gitmişti.
Ellerini, ayaklarını gözledi. 'Benim' dediği her şey başkasının başına gelen kötü bir kaza gibi duruyordu. Misafir terliğini kenara bıraktı. Unutulmuş sigaraya, nemli çamaşırlara, mentollü pencereye baktı. Acele etsin diye omzuna basan ne varsa, şimdi ağır çekime alınmıştı. Gömlek kuruyana dek kitabı okudu. Üşüdü tabi biraz da... Kalıyorken çok üşür insan.
 Fazla uyunmuş bir yastık gibi kokan hırkasını giydi Edip'in.  
Mutfağa gidip kitabı tel dolaba koydu. Baharatları da salondaki sehpaya.
Kara, içinden bir ud taksimine eşlik ediyordu. Olan bitene şaşırmaya henüz sıra gelmemişti.

* Mallarme, S.(2006). Şiirler (E. Alkan, Çev.) İstanbul: Varlık.

25 Ekim 2013 Cuma

Hırdavatçı Anti Tartar

Bilmemne Sanat Galerisinde 2. kat güvenlik görevlisiymiş adam.
"Tablolar ve çatal ve bıçak ile yorgan.. Dumpçapor Fıstıkstar'ın retrospektifine ait. Ziyaretçiler burdan çıkınca genellikle mandalina aromalı midye tava yemeye giderler. Karşıdaki ara sokakta kır kahvesinden bozma bir yer var. Kemiksiz Esnaf Lokantası. A bu arada, buralarda hiç bakkal yok. O dediğiniz leblebi şekerlerden alamazsınız. Berber de yok ama, dilerseniz birkaç ay sonra Şubat modası gereğince kesebilirim favorilerinizi."
Sonra sanki bu adam, sokak ortasında yıkılan heykelin yerinde çalan punk rock grubunun bateristi gibi çarptı göze. Tek kulağında bir kulaklık varmış, bu nedenle de benzetmiş olabilirler. Çaldıkları şarkı, iş yerinde kendisine sigorta yapılmasını kati surette reddeden bir kadından bahsediyormuş. İnsanlar, durup kırk saniyelik videolar çekmişler. Gördüğümde bakacağım leblebi şeker ile aynı adam mı diye.. Belki de unuturum o zamana kadar.
Sonra, tüm şarkılar bitince, sokak ortasındaki bateriyi, sabah 7'ye kadar askıdaki cipsleri mavi bezle örten bakkal gibi örtmüş. İlkokullara kahvaltı niyetine taso satıyormuş işte bu adam. baterist. bakkal. güvenlik görevlisi. sigortasız midyeci. hırdavatçı.
Görürseniz mutlaka durdurup bir şarkı isteyin, ismen bilmez belki beni ama; onun adı Tartar.




16 Ekim 2013 Çarşamba

Komodin

Nereye otursam bir kadın başını omzuma yaslar,
ben boş omzuma bakarım.
Mevsim normallerinin üstünde seyreder hava kabarcıkları.
Sokaklar insansız.
Kulağımda darbe dolgunlukları,
sokağa çıkma yasağı böyle oluyor sanırım.
Durun! Diyorum bazen. Ama genellikle içimden.
Pencere önünde zeytin ağacı, kasımpatı açacak Sonbahar'dan önce.
Yetmez mi...
Derler diye ödümü tuta tuta kahkahalar atarım.
Duvarları kazıdım, her öğünden biraz önce.
Bir renk daha karışmasın diye. Ucu açık küf mavisine.
Çalın hadi biraz daha Türkçe şarkılar. Biraz daha biraz hafif..






8 Eylül 2013 Pazar

Sıradaki Parça

"Annem pek severmiş Müzeyyen Senar'ı. İşte o yüzden vermiş bana adını."
O sırada ne deniz kenarındaydık, ne de mayhoş örtüsüne dayamıştık kolumuzu köşe meyhanenin.
Ah be güzel kız. Neden karşılaşmadık diyecek oldum on sene evvelden. Tam karşımda uçuverdi gülümseyen filler.
Sen öyle dalıp gidiyorsun, öylece yola bakıyorsun. Sen öyle duruluğunla şimdi; çok söylenmiş şarkıların ucuna ilişiyorsun.
Zeki Müren giyip sahneye çıkacakmış gibi Kalbimdeki Fırtına kostümünü. Üç vakit berisinden, iç cebimeki nasırlı ellerimi okşuyorsun.





6 Eylül 2013 Cuma

Çağrılmayan Yakup

Edip Cansever

I


Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
Bunu kendine üç kere söyledi
Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım
Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli
Daha hiç çağrılmadım
Biri olsun "Yakup!" diye seslenmedi hiç
Yakup!
Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım
Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim
Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım
Sonra bir güzel yıkanayım da.
Ben size demedim mi.

Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum
Telaşlı, aç gözlü kurbağalara
Bakmaktan
Bilmiyorum
Bilmiyorum, bilmiyorum
Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum.

Bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü
Sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü
Kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu
Onlar işte hep boyuna koşuyordu
Birileri çıkıyordu ordan burdan

Hiç çıkmamak halinde ve olgun
Birileri çıkıyordu
Geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık
Bir pencerenin sokağa doğru içinde
Bu uyum korkunçtur Yakup!
Yakubun olması korkunçluğudur bu
Dünyanın insana doğru içinde
Yakup, Yakup!
Burdayım, yani ben.. evet, geliyorum
Lambayı söndürmesinler, geliyorum
Siz bütün lambaları yakın, evet
Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum.

Ve kendine bilinmeyenler yaratan Yakubum ben, iyi ya
Durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun
Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık
Hep böyle istiyorum, ayıp değil ya
Durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum
Bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde
Ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum
Bir ölünün günü boyayan renginde
Çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar
Kayalardan dondurmalar sorduğum
Ben, yani Yakup, Yakubun hiç çağrılmamış şekli
Kim bilir ne diyordum
(Kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına
Bir baykuş tarafından
Ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu
Ben ne oluyordum.)

Bütün iskemleler ağır ve hastalıklı
Bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak
Bunu Yakup söyledi
Dedi ki, çünkü herkes Yakubu yaşıyordu, bense
Çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum
Kızgın kağıtların üstüne
Ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu
Ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen
Ölüyordu ve bir de
Bir otobüse bindiğim, biletçinin bilet bile kesmek istemediği ben
Kendimi koruyordum
Bunu bana Yakup söyledi
Öyle bir Yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği
Kimsenin sözünü bile etmediği bir Yakup
Ben
Bunu hep biliyorum
Bunu hep biliyorum ve işte
Özgürüm, cezasız duruyorum.

II

Kurbağalara bakmaktan geliyorum
Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
Telaşlı, açgözlü kurbağalara
Bakmaktan geliyorum. Ben sanki Yusuf
Ve Yusuf değil
Her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum
Ve durmuyorum. Ben işte Yakup
Yok artık karıştırmıyorum.

Taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım
Eski taş merdivenleri. Yanımdan bir sürü adam
Geçti ve kolayca gittiler
Müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler
Yanan güneşin altında
Onlar ki.. onlara benzer şeyleri ben çok gördüm
Ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar
Ve sordum
Yakup daha başka nasıl bir Yakup olsun
Ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki
Yakup ve onlar nasıl olsunlar. İşte ben taş merdivenleri
Kurbağalara bağlayan taş merdivenleri
Durmadan kendimle karıştırıyordum
Kimse beni tutup çıkarmıyordu
Vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında
Anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar
Yoruldum! bunu sanki biri söyledi
Yakubun biri
Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
Kendime bir isim düşünerek
Birden ki bir isim düşünerek kendime. Hayır bu kimse değil
Ancak gelebildim

Aşağıda bir luna park kımıldıyordu. Ah kurbağalara bakmam gecikecek
Luna park kımıldıyordu, hem öyle değil
Bu uyum korkunçtur Yakup
Bir yokluğun kımıldamaya doğru içinde
Ve sen ki böyle tanımlanırsan Yakup
Yakuup!
Bir şey ki seni çağırıyor, o şimdi ne olmalı
Gene bir Yakup olmalı bu, Yakup
Kurbağalara bakman gecikecek, bunu ben nasılsa söylüyorum
Nasılsa ben bunu bir kere söylüyorum
Güneşe kırmızı top taşıyan bir adamın tahta bacağını çok yakıyordu ki
Adam içinden bağırdıkça dünya
Ters yönden yaratılıyordu, diyebilirim
Bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp
Kan kalp
Kırmızı top
Yakıcı dönüşümler çıkaran
Belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın
Öyle değil mi Yakup
Hemen hemen öyleydi, Yakup bunu söyledi
İyi ki söyledi. Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
Şimdi bir kurtarabilsem ayaklarımı
O benim ayaklarımı.. taşlardan
Bir kurtarabilsem
Saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim
Bir zamansızlığın Yakuba doğru içinde
Saat on yediyi ve yirmi biri
Gösteriyordu ki, ben nerdeydim
Her saniyedeki ve işte her saniyedeki
Ben, yani Yakubun o dağılgan şekli
Nerdeydim.

Bilmem ki. Bir avukat benim ellerimi tuttu. Gözlüklü bir kadındı bu, iyi mi
Kim bilir bir çağın neresinden burada. Anlaşılması
Yoktu ki. Kendine özgü bir duruşu
Yoktu ki. Pek güçlü kolları vardı yalnız
Ne diyordum, ben işte Yakup
Çekiverdi beni taş hamurun içinden
Pek öyle gürültüyle değil
Bir başka yapışkanlığın içine
Çekiverdi beni
Göğüsleri pek hoştu, ipekli bir giysinin altındaydı onlar
Sonra elleri ve kalçaları pek hoştu
Kılların ve bütün oynak yerlerin ölümlere doğru içinde
Bacaklarıyla bir şeyler bir şeyler bir şeyler yapıyordu artık
Onu ben çok iyi görüyordum. Ama çarşaflar, öyle bir takım kıpırdanmalar
araya
giriyordu
Engelliyordu bizi
Ter içindeydik. Ellerimden çekiyordu. Ter içindeydik
Beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi Ben'i
Ter içindeydik
Terlerimiz üstümüzde duruyordu, yıkanmış yeni kaplar gibiydik
Üstümüzde olgun ve kararsız su tanecikleri bulunan
Biz Yakup
Biz gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan
Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış
Kurbağalara geldik.

III

Kurbağalara bakmaktan geliyorum
Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
Masalarda oturmuşlardı. Ben oradan geliyorum
Yazı makineleri, kağıt sesleri
Ben oradan geliyorum.

Önce bir kenarda durdum, hiç kimse beni çağırmadı
Sonra bir yer bulup oturdum. Hadi bir sigara içeyim dedim
Olmaz, dedi mübaşir kılıklı kurbağanın biri
Belli ki yeni tıraş olmuştu, bana yakasından bir kopça eksik gibi geldi
Öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım, şöyle bir duvara dayandım
Bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir sözdizimi
Olmaz ki, Yakup!
Peki Yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi
Herkesin durduğu bir yere gittim. Ben Yakup
Ya onlar kimdi
Aralarına aldılar beni. Artık ben hiçbir şey göremiyordum
Biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekçe bir yere oturmuş
Onu ben duyuyordum
Duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu
Ve "Yakup" sesini ancak anlıyordum. Yakubun ötesinde
Birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum
Anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için
Sonra bir şey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış
olmalıyım
Ben, yani Yakup
Dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin
Ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi
Bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde
Diye düşündüm ya ben
Ben, yani Yakup
Bütün gücümle bunu bağırdım
Ben ki bağırdım işte, bütün kurbağalar bir olup beni dışarı çıkardılar
Bir odaya aldılar beni, ellerime gözbebeklerime
Daha başka yerlerime de baktılar
Sonra bilmiyorum ki, kapıyı gösterdiler bana
Ben, Yakup, beni hiç kimse çağırmadı
Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi
Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
Bağırdım, bağırdım, bağırdım
Tanrının ayak izleri!
Tanrının ayak izleri!

IV

Kurbağalara bakmaktan geliyorum. Ben Yakup
Bunu Yakup söyledi
Yıkanmış çamaşırlar duruyordu odamın penceresinde
Gök işte bu beyazlıktan azıcık alıp veriyordu, diyebilirim
Bir kırlangıç onu kirletmese
Ki onlar o kadar çok siyahtırlar ki, ben
Onları hiç sevmem
Ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur
Odamın düşünülmesi halinde bile
Kimseler yoktur
Biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde
Ve biraz da çarşılar
Ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki
Bitmesin
Çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben
Kirli ve eski
Bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde
Onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin
İntiharlara doğru büyüyen içinde
Ben, yani Yakup
Kurbağalara bakmaktan geliyorum işte
Açgözlü, mor kurbağalara
Akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki
Bir bardak da süt içeceğim. Sonra
Bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum
Ben
Gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan
Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Yakup
Uyumak istiyorum.

Ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım
Yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde.

18 Temmuz 2013 Perşembe

Abajur

Yakında ölebilir diye Woody Allen'ı bu kadar sevmeye korkuyorum. Dedi kadın.

Hoşgelip, önünde ahşap tabure sehpam, üstünde kırılıp japonlanmış küllüğüm duruyor diye, koltuğun şu tarafına oturmayan insanları özleyeceğim.
Minyatür bir ev, tavanı bigarip, ben pek bir yere gitmemişim. Anlamışlar gelmişler, bir kitap seçmiş, okumuşlar, uyumuşlar..
Uyumuşum bir kitap seçip ayracını solurken. Deneme yanılma yemekler yapmışım. Çorapları hep bir renk eksik yıkamışım. Kendime cumartesi akşamları, yanağının yarısından makas alınmış depresyonlar, tek kahkahalık filmler ısmarlamışım. Büyümüş büyütmüşüm alışmışım alışmak çok kötü diye diye. Tüm başka şehirlere çantalar hazırlamışım. Dünyanın En Güzel Arabistanı'nı hep kuytuda bırakıp. Bisiklet köşeleri yapmışım "bak buranın simiti güzel" deyip kafa ütülemişim... Bilmemkaç yılda üniversite bitiriyor insanlar. Bitirmişim bu evde. Yetmedi demişim, kimse bir şey dememiş. Şehir, o her renkteki köprüleriyle, iki göz bu evin içinde. Şimdi ne de garip solumdaki loş ışık. Bir elektrik kesintisine içirdiğim mum izleri.. Yeter diyorsa, bir de kendine, tamam artık diyorsa insan bir anne edasında hem de kendine. Özlediklerin artık burda değiller bak diyorsa eli belinde diğerinde ekler pasta.
Belki şehre bir film gelir..deki sinema salonu bile kalmamışsa.


10 Temmuz 2013 Çarşamba

az çiğnenmiş sakızını koyduğu sigara jelatini. odanın havasını eline alan tozu geçirmez diş fırçası. neden önemli olduğunu hatırlamadan atmaya kıyamadığı yırtık hediye paketi. makyaj malzemesi gibi duran ilaç kutuları. hepsi var hepsi burada. boğazımın ucunda.

9 Temmuz 2013 Salı

Salyangoz, helezondan evini oracıkta bıraktı bir gün. Süründü, süründü kokularını, gitti.

25 Mayıs 2013 Cumartesi

camgöbeği

Yaşadığı evde tanıdığı herkes varken, bırakıp gidiyor. Vestiyere sıkışan misafir terlikleri ve lavobadaki su bardakları peşinden koşacak sanıyoruz. O da sanıyor. Sigarayı bıraktığından beri, solungaçlar taktı bahanelerin sırtına. İç cebinde atamadığı kibritleri buluyor. Akşamı yağmur.
Kupa maçları televizyonda, hayali skorlar ayakkabılıktaki kuponda duruyor.
Şimdi bu adam var ya; işte biraz esmer. İşte biraz orta yaşlı. Biraz herkes gibi spora başlayacağını, başka yerlere taşınacağını, dünyaya kaç kere geleceğini... söylemişti alt geçitlerde. Nereye gidersen git, bir çanta almadan çıkamazsın demişti. İç cebini sökemedi yalnızca. İşte bu adam biraz herkes gibi, ona hediye edilen paketleri acele sıyırıp, keşke beni bu hale getirmeselerdi demişti. Saksı çiçeklerine içme suyu verip yaşatmayı bir türlü becerememişti. Evinden çıkan kadınlarla kapı önünde sohbet ederdi. Gitme diyecek metaneti karşıdakinden beklerdi. Tekrar ettiği lafları kaçıncı kez söylediğini aslında hep bilirdi, dinleyen gözünde bulsun diye yalandan başa sarardı. Çay koyardı mütemadiyen, dudak payında altın oran arardı. Herkes on yılda olgunlaşır; onu piranalar hızlandırılmış programda ısırmış, iki senede sevinçleri havalandırmaya yolladı. Güldüğünü görmemiş yaşadığı evde tanıdığı herkes, beşyüz gündür.
Çayını yarım bırakamaz diyordu o herkes. Gitmez bile demişlerdir kesin, aralarında sohbet ederken.
Uyuyorum ama rüyalarımı öyle tam da hatırlamıyorum.

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Kadın duvar saatini, abajurü bile aldı yanına.
Sağ bacağını orada bıraktı ama.

9 Mayıs 2013 Perşembe

"Pencere sokağa baksın, sabah 7'de körüklü otobüslerin geçişini duyayım." Son bir ayda altı ayrı evde uyudum, mecburiyetten. "Ben başka yerde yatamam" tükürüklerimi de yuttum bir güzel. Sonra üzüldüm, sonra dediğim daha dün. Uyandığım pencerelerin fotoğrafını çekseydim diye. Yola bağışıklık kazanıyor insan. Yol kendini yok ediyor, alınganlık yapıyor. Otogarın altındaki kuru temizlemeciler, her sabah yer altında sigara içiyor, kaptan gömleklerinde mayhoş koku ve sarımtırak işaret parmak kenarları.. Düşünmekten sevemez olduk birer birer. Bunlar hep beni lafa tutuyor

8 Mayıs 2013 Çarşamba

"sen de iyi ki doğdun" deyip, göz kapağından öptü.
öyle deme.. sanki yeşildi de uyuyakaldığın kanepen. dinginleştim yastık izi sağ yüzümde. öyle yeşil, önceki günden kalmış; bir kuşun süs pençesi, yazdan habersiz. uyudun diye. sevindim, rüyasında güler insanlar 3 yaşından bir deste bile almış olsalar. diye.
iyi oldum. uyudun. omuzlarımı aldım omuz başıma. ne çok yorgundum.. bir komşu haber veriyormuş gibi eski düşlerimi.

 

 

17 Nisan 2013 Çarşamba

Harfiyen

Sonra sokakta bir kadın peyda oldu.
Peyda oldu. Sanki daha önce bir kalem kutusuna saklanmıştı 3-C sınıfının kalorifer peteğinde kalan. Haberimiz yoktu yaşadığından. Gözbebeği güzel kokulu silgi.

Sonra o kadın,
incecik topuklarıyla dağıttı gagası kopmuş güvercinden sızan saydam kan birikintisini...
Ummuyorduk hiç, üzülemedik de.

5 Nisan 2013 Cuma

"Sonu görünmeyen yolculuğa kurşun kalemle çıkmayınız." yazıyor led tabelada.
Sen eğer istemiyorsan
inanma.

4 Nisan 2013 Perşembe

sevmedikçe büyüyor yollar. şehirdeki kulelerin hiç bir anlamı kalmıyor yansıtıcılarda. mola yerindeki bu çaylar öyle acı öyle kırmızı, bunlar hep beni lafa tutuyor.

28 Şubat 2013 Perşembe

Kimse kusura bakmasın, asıl pinokyo benim! Burnumu akıntıya kaptırdım, su kaçtı solungaçlarıma da. Taklitler aslını yansıtır, su bulandı burnum düştü diye. Yüz küsür yaşına geldim; evvelden alacalı hulyalarım.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Procellariidae

    Eşya her yerde, her yerden gitmeye mani.

İnsanın ayakkabısı dolabı çekyatı sırt çantası bile... 

                   olmasa daha erken. gide.  
         
gitmek daha erkenden olur.
du. sevmediğini söyleme.

    söylemek.
daha erken.
 den.
                     Eşya her yerde.
 

 


ve her yerden gitmeye mani.                                                       

                    Herkes      
                                      bir
                            çek.yat
                                    sahibi
                   olamasay.dı.
                                             nice olur
                                           du. ahvalim
                                               iz.