21 Ekim 2016 Cuma

Passeriformes

Kar yağmaya başladı. Biz pencerenin önündeyiz. Önünde değil tabii, ardındayız. "Haydarpaşa'dan trenlere binemeyeceğiz değil mi artık?" dedin. "Binemiyorduk zaten uzuncadır. Binemeyeceğiz de maalesef evet. Küçük sırt çantanla Kadıköy'den pıtı pıtı koşamayacaksın gara doğru ve ben incecik boynundan uçuşan mavi fularını zamane kahramanları gibi havada yakalayamayacağım öyle yüksek kare..." Böyle demedim. İkimiz farklı şeyler için üzülüyoruz çünkü, uzuncadır. Ne için sevindiğimizi ise kestirmek biraz güç oluyor.

Yalnızca akşama doğru iyi hissediyordum. Yıllar geçiyor; ben o tüm irili ufaklı günlerde, sadece akşama doğru kısacık bir zaman diliminde yaşadığımdan memnun oluyordum. O an ne yaparsam yapayım şahane geliyordu. Evden gün boyu çıkamayıp 16:30 civarında manava bu yüzden gidiyordum. Patates alıyordum çoğunlukla. Akşamları oturtma, sabahları yumurta. Ama patatesli. Hızlıca dönüyordum, belediye otobüslerine binemiyordum uzaklaşırım diye. Hava kararınca uzakta olmaktan da korkuyordum sanırım o sıralar.

Patatesleri yiyoruz. Her yemek yiyişimizde çocukluğumuza öykünüyoruz. Yanmış yağ kokularına yakınlığımız hep bundan. Biliyorum böyle bazen bize neyin iyi geldiğini fakat; nelerin iyi geldiğini düşündüğümde zincirleme çöküyorum. İspanyolca şarkıları söyleyen o eski adamlar kendilerini plaja doğru gittikleri için neşeyle kutsuyorlar. Ben mutsuzluğumdan utanıyorum. "Tanrı'nın da gücüne gidiyordur, günler doğuyor bak yazıktır..." diyorum kendi kendime. İşe yaramıyor. Patatesleri yiyoruz, uzunca uyuyoruz ve patatesleri yiyoruz yine sabahları.

Ölümlerin ne anlama geldiğini anlıyorum, öğrenecek çok şeyimiz olduğunu gidişinden evvel fark ettiğimiz Vakur Hoca gidince. İnsan, inandığı bir kişioğlu varsa, acaba ne diyecek diye el göz senkronizasyonuna dalmışsa birinin; izafiyet teorisine bir kez daha tapıyor yan yana olduğu anlara değer biçerken. O gitti, dahi ve dahi demenin farkını da anlatmıştı en son. Şimdi şapkaları koyamıyorum. Nezaketin boyun büken tarafını da baş üstüne koyacağımı akabinde sindirmiştim. Ben mi geri kafalıyım, varolmadığım bir geçmişe sevgi besliyorum; yoksa saltanatlar avcumuzu kemirerek dokunulmazlık mı yaratıyor kendine de, kaygılı yeniliğe müptela oluyoruz bilmiyorum. İnsanlar bir araya geldiklerinde, hava tahminleri dışında da konuşacak ortak alanları olsun diye, onca "yeni şey" yapılıyor belki. Kentsel dönüşümün bir açıklaması da bu olmalı.

Köhneliklerle avunuyorum. Kısa boylu kadınlar bana 90'ları anımsatıyor. Bir tek artık saçlarını Bendeniz gibi kestirmiyorlar. Hüzün mazisinde ne ile mutluluklar saçacağımı seçemiyorum. "Beni Minik Kuş büyüttü" diye bağırasım geliyor böyle sokağın orta yerinde bazen. Benden önce bağırıyor adamlar. Birbirlerine, şoförlere, kasiyerlere, karılarına, karıları olmasını istediklerine, poğaça simit alalım diye bazen, çay alalım diye, almayalım diye ve inmeyelim diye mini etekle ne bileyim vapurlardan. Onu, yangından ilk kurtardılar.

Sığınacak bir tarafa rastlamazsan geçmişinde, yemeklerin içine gömülmüş lezzeti; kekik, sarımsak, limon, mandalina ve erik içi tadı; bir de yanar gibi yapan yağların kokusu, patates ve tavuk butları ve hatta jelibonlar kimi zaman... öyle güzel geliyor ki. Apartman boşlukları mesela, bir ufak sarı ışık, pencere kenarında kendine yer edinmiş fazlalıklar, mutfaktaki kırmızı fayans, bibloların ipleri, guguklu saat, karın yağışı... Bir de birkaç koku. Sabun kokusu mesela. Ah ağaçların dokusu, hışırtısı tabii. Bununla kalıyor. Gördüğün gibi, çok da basit bir yandan kendine yeni bir zaman yaratmak. Kurtulmak da keza dilediğince.

"Bana neden böyle yapıyorsun?" Dedin. "Neyi, nasıl yapıyorum? Ah, yoksa üzdüm mü, kırdım mı seni..." Elbette böyle söylemeyeceğim. Radyoyu açıyorsun. Evden çıkmayacağız. Bana sorduğun soruların cevaplarını kendin hazırlıyorsun. Bir tek onları duyabiliyorsun. Bir de bahçede olduğunu varsaydığın dağ baştankarasını. Üzüldüğüm tek şey, bir enstrüman çalamıyor oluşum artık. Patatesleri soyuyorsun. Mavi fuların koltuğun üzerinde. Zamanın geçişi bir işe yaramıyor. Ben kırılmış camları ezmek üzere, sakince çoraplarımı çıkarıyorum.

Blanc filminden. Ynt. Krzysztof Kieslowski, 1994

28 Eylül 2016 Çarşamba


Bu sabahı, karışık kuruyemiş ile çocukluğum arasındaki keskin bağı kendime açıklamaya ayırdım. Bunu yaparken; fazla miktarda kavrulmuş badem yedim.


26 Eylül 2016 Pazartesi

ulu korkuluk, sana tapışım sıradandır.

"...İşte; büyümenin zevki tekrarda kendini soyutluyor bir tek. Yaş aldıkça neyi sevdiğini anlıyor insan. Neyi devamlı yapabileceğini. Hangi aynılıktan sonsuz haz alabileceğini. O en sevdiği yemeği; o en sevdiği blimem nerede yiyip, hangi yıllar evvelki şarkıyı bu akşam da dinleyeceğini. Hangi film sahnesinde yüz bininci mutluluğunu canlandıracağını. Onların üzerine gidiyor. Olgunluk bu. Bir nevi 'tat doygunluğu.'"

Tüm o sözlerinin ardından şöyle devam etti adam:

"Bunların yanında; sana yalanlar söylediğim ise doğru. Kendim; olan ve olmayan hakkında. Doğru. Geçmişimi değiştirmeye uğraşıyorum çünkü. Sonrasına, geçmişimi değiştirerek devam edebilirim bir tek.."

"Ah, ulu korkuluk" dedim.
"Sana tapışım sıradandır. Tapınışım, eğer zamana yayılırsa beşeriyetim; elbette tükenecektir. Yokmuşsun gibi davranamam şimdi."


8 Eylül 2016 Perşembe

Vorlaufen

Bazen çok minicik korkuyorum.
Eskiden minicik bile korkmuyordum.
 The Cottage,Vincent Van Gogh, 1885

4 Eylül 2016 Pazar

Tabula Rasa

Öğrenmeyi bıraktığım gün, canım çok sıkılmaya başladı. "Ah, canı sıkılan insan, fenalıklar yapar ama." Biliyormuşum gibi yaptım onun ardından. Göreceğim tüm denizleri, görmüşüm gibi işte. Tüm korkularımdan korkmuşum. Sonra bitmişler. Korku, gerçekleşmeden bitebilirdi. Şimdiye dek hep öyle olmuştu. Yalnız olmadığını yanındakinin varlığıyla anlamadan. Bitmişti oysa. Kollarım uyuştu. Önce sağ, sonra göğsüm; sonra sol kolum ve. Göğsüm. Ayaklarım ardından. Sağ ayağımın ikinci parmağı.
Öğrenmeyi bıraktığım gün. Satranç oynamayı unuttum. Bu değil sadece. Merak etmeyi de. Unuttum. Yemeklerle ilgilenmeyi, yahut bir yenisini eklemeyi. Biliyormuşum gibi yaptım onun ardından. Her yenisine. Yiyeceğim tüm iştah açıcıları, yemişim gibi işte. Klarnet çalmayı filan, biliyormuşum gibi yaptım. Tüm enstrümanları. İcracıymışım gibi.

Bir klarnet ustası; tüm iştah açıcıları tatmış, tüm şahları mat etmiş, bütün tanıdıklarını omuz başında toplamış, korkularını onların cebine atmış, tüm sevgilerde sevilmiş, içilmiş gibi bir de. İçilmiş gibi. Hayır, içmemiş. İçilmiş gibi yaptım. Tümden biliyormuş ve içilmiş gibi yaptım onun ardından...

İçtim içildim doyamadım. İğrendim insanlardan. Kendimden insanlardan bazen kedilerden bunu da itiraf etmeli.
Allahım; bu klasik ressamlar, bir de bu Hititliler Allahım.. Ne güzel yaratmışsın sen onları. Eskiden.
Yok, oyalamıyor. Dayanamıyorum betonlara, kesif idrar kokularına. Bu zamanın varlığı olmaya.. Zulmedenlerden olmaya.
Léon Bonvin, Rural Scene, 1865

19 Ağustos 2016 Cuma


Neydi benim öğle sonrası ruyalarım? El falıma bakıyordu Buda gibi adamlar. Buda gibi ve oldukça pis. Bir takım öğütler verdiler, şu an hatırlamıyorum. Galiba önemliydiler de. Trenler de vardı sanki. Yahut onlar, uyumadan önce gördüğüm rüyalarda...
Ne güzel şey Tanrım, insanın yer değiştirdiğini anlaması. Şehirlerin filan, farklı kokması, ormanların, kıyının üstüne... Şarkılardan anlaması insanın, sözlerden. Söz verebilmesi. Kurguda tuzunun olması.
Bunları söyledim. Sevinecek gibi değildim. Bağışladım hadi kendimi ben de içimden. Ama hayır,  kaçmayacağım.

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Hubble Uzay Teleskobu

Tutuyorum elimde.
Tutuyorum niyetlerimi. Kötü niyetlerimi değil aman ha. Kötü niyetim yok ki... Benim.
Buna can-ı gönülden inanmalıyım.

Gözümün önünde dursun şimdi bu kitaplar. Hiçbirinin yazısı diğerinin sırtına kapanmasın. Şu ekranın da arkasında kalmasın görünmezlerim. Tutuyorum niyetlerimi.
Neyi adayacağım? Kimden? Kime?
Tam söylendiği an adı; ileri atılıp bulan o adam gibi kitapların oradalığını. Benim de sormam gerekmese, ezbere dolaşsa ellerim. "Ah" desem... "İşte, burdadır aradığınız." Açıklamalar ziyadesiyle yapılmıştır. Bombalar çoktan patlamıştır. Bazen aç kaldığınız; bazen kalmadığınız için sorumluluğun birazı sizdedir. Gördüğünüz kadar, görmedikleriniz için de. Konuştuğunuz derece kendini bilmez; sustuğunuz sürece kaçaksınızdır. Sizdedir.
Sokaklara çıkılmıştır ve nerede biraz fazla kaldığı hissi uyansa insanda; orada ölünecek sanılmıştır.

Unuttuğum o her şey var ya...
Hani sonra "unuttum" diyorum, tam yapmaya koyulurken. Yarım kalıp birkaç dakika sonra yeniden başlayan her şey. Bir yemeğe hazırlık yahut dolaba konuşu kışlıkların; bir adım atıp mutfağa gidecekken tam, geçip mutfağı öylece... Uykudan önceki 7. saniye gibi bu. İşte bu unutkanlık. Devam ederken öpüp okşuyor. "Hadiliği" bu, hayatın. Soymayı yarım bıraktığın soğanlara geri çağırıyor. Fakat, taşların renginde uzun süre tutmuyor insanın gözlerini. Kendi çocukluğunda yahut ahenginde bir çocuk telaşının. Tutmuyor. Astronot olmayı diliyor onlar. Bunu biliyorum. Düşler, telaşlar baki; okul öncesinde.

Günün ortası gibi; ruyalarımı da unuttum. Ekseriyetle çocukluğumu veren; yahut taşları, denizi, suyu... Bilmiyorum başka neleri.. Çünkü dedim ya, demiştim. Unuttum. Ve buna sığındım.
Öldürüyorum sinekleri, hiç canım yanmıyor öldürürken. Zararları olmuş mudur? Tabi ya, birinin olmuşsa; hepsi bundan sorumludur. Çünkü hepsi birbirinin aynı, benim gözümle bakınca. Şayet olmamışsa zararları da; elbette bunu yapacak güçleri vardır. Elimden kaçmamalıdırlar.

Tutuyorum niyetlerimi. Neyi adayacağım? Kimden? Kime?
Ah Tanrım, böyle giderse eğer biçtiğim beşeri, 50 yaşına geldiğimde, banyoda bırakıp ev terliğimi; uzaya doğru dalgalanan tırnaklarımı boyayacağım. Bunu istemiyorum.
Monastır, Tunus - Temmuz 2016

22 Temmuz 2016 Cuma

Başkalarının Acısına Bakmak

Susan Sontag

"Başkalarına çektirilen ve bizim görüntüler şeklinde izlediğimiz, acılarla kurdugumuz düşsel yakınlık, uzakta ıstırap ceken insanlarla, ayrıcalıklı izleyiciler arasinda düpedüz gercekdışı bir bağ olduğunu düşündürür ve bu bağ, iktidarla ilişkimizi duzenleyen mistifikasyonlardan biridir.

Ne kadar cok sempati duyarsak, acılara yol acan gelişmelerde bir suçumuz olmadığı hissine kapılmamız da o kadar kolaylaşır. Sempatimiz acziyetimizin yanısıra, masumiyetimizin de ilanıdır."

1 Haziran 2016 Çarşamba

Pinus Brutia

On gün ortadan kaybolunca; Yaz geldi.

Kaybolduğumuz yerde boyumuzca arpalar ve çocuklar vardı. Bacaklarıma sarıldılar. Ellerim sevmelere yetmedi. Dönünce aklım o ağaçlarda kaldı. Çocuklar.
Çocuklar da...

Dünyaya dair bazı isteklerim hala baki...

Güzel kadınlar diyorum Tanrım, hapis cezasına çarptırılmasın. Heveslendiğimiz o şarkıları duymadan bir yere gitmeyelim lütfen...

Diyorum ki o çocuklar; artık Norveç vatandaşı olsun eğer senin için de uygunsa.
Ama tırnak pideler ve sazın tınısı beraberinde kalsın.
Bir kaç şey daha isteyecektim aslında.
Tanrım...
Şey... Uykuda mısın?

Almond BlossomSaint-Rémy-de-Provence, February 1890 Vincent van Gogh (1853 - 1890)




10 Mayıs 2016 Salı

Bimar

"İki sene önceydi" diye başlayacaktım yazmaya. Şimdi yaşadığımız yıla ne dendiğini unuttum ardından.

Bundan iki sene önceydi, Kaçkar dağlarının kenarında (Artvin tarafı) bir küçük köyde kalıyorduk. O köyde kalmak için gün boyu yol gitmiştik ve bilmiyorduk bizi neyin beklediğini. Bekleyen, "hayatın kalanı" imiş.

Bu his insana bir an için gelir, birden gider. Çocukken dolaştığınız bahçeler 34. yaş civarında, hani öylece belirir bir leylak kokusuyla. Kendinizi kaptırma lütfunda bulunursanız eğer; bu belirme anı, bayılmak hissine çok yakın taraftan içinize siner. Gerçek zamanında hiç ciddiye almadığımız bir an, bir oda, bir bakış, bir bahçe... Hayır. O odadaki köşe lambası, lambanın püskülünde biriken toz, o bakıştaki iç yaşı, bahçedeki erik ağacının kenarı, dalındaki sakız... Hayatın kalanını var eder. Ve her ciddiye alınması gereken şey gibi; kendi zamanında fark ettirmez kıymetini. Hatırlandıktan sonra ise, geriye bittiğini anlamanın hüznü kalır.
"Ekseriyetle aklımı çelen o odanın köşesi, ben ordayken hiç anlatmamıştı ciddiyetini..."

İki sene önceydi. O köyde gece yürümesi çepeçevre bir aidiyet duygusuyla içimi sarmış, tutmuştu beni. "Aşağıya inme" diyorlardı. Sabah çok daha yukarıdaydık oysa. Dağ yamacında, taş evlerin ucunda, bilmediğimiz bitkilerin aurasında. Temiz taze sütlerin sarhoşluğunda. Ve korumasında bir köpeğin. O köpek bırakmadı yürüdü benimle tam dört saat... Döndüğümüzde köye, yere oturdum, yere, yola... başını dizime koydu o köpek. Konuştuk. Sevdim. O beni sevdiği için... Sevildiğine inanmak çok daha zordur oysa; bir şeyi sevdiğini kendine itiraf etmekten.

"Aşağıya inme" diyorlardı. Elimde minik bir lamba ile yürüdüm uzunca. Dünyanın çatlağı varmış ya hani; yaşamın da bucağı var. Ordayken yalnızca orda hissettiğim, nadir anlardan birindeydim. Kavradım. Bu, zamanın yeniden yaratımı gibiydi. Daha önce hiç bulunmadığım bu yerde. Oradalığımın farkında ve bundan ziyadesiyle memnundum. Köpek vardı yanıma. Birbirine saygısından israf etmemiş, yılların dostluğunu taşıyorduk sanki omuz hizamızda. Ben, onun omuz hizasında. Aramızdaki kul hesabı mesafenin çekiminde. Yıldızlara baktım uzunca. Yine şaşırdım, yukarda bir acayip dünya, ah bir de ay olsa. Gördüğümüzle kalsa bile; ki öyle değil teleskoplar bulundukça... Ve aşağıda terk edilmez rutin. Komedi.. Fantastik.

O an, kenardaki tepeciğe kurulmuş büyük ahşap evi gördüm. Yola dönük kısmındaki odalardan birinden sarı, güçsüz bir ışık sızıyordu. Kalanı yaşlı, karanlık. Ayak ucumuza minikçe dokunan ışık, kalabalık bir düşün ıslığı gibiydi, incecik. Baktım, uzunca. Burnumun direğiyle alıyordum nefesi ufak ve acele. Kişioğlu nadiren, bittiğinde özleyeceği bir anı henüz bitmeden anlayacak kadar şanslı bulur kendini. Kokusu geldi evin. Yaşayanların. Gecenin üçünde, ayakta kalanların dirimi.
"Korkarım" dedim aniden. "Bu hayat bize yetmeyecek."

Köydeki o anın ardından; bulunduğum hiçbir yer, kendine yanaştırmadı beni. Şimdi de ordaymışım gibi gelir ara sıra. Bazen, bile isteye kendimi orda düşünürüm. Ahenkli.. Soğuk.
Sonra başka evler, buradalık. Müzik. Sindirebilelim diye, anlatmaya uğraşmadan.

Şimdi, sanki bilmiyormuşum gibi yaşadığım o bucağı; "Tanrım" diyorum bazen. "Çok güzel şarkılar var."
"Tanrım, ne olur, bizi biraz daha ayakta tut..."
Bu, o pencere. - Yaylalar Köyü, Artvin (2014)


28 Nisan 2016 Perşembe

üç

Çok trafik vardı, çok uyudum yollarda. İki saat önce Beşiktaş'ta bindiğim minibüsün şoförü sandım gözümü açtığımda Bostancı'daki şoförü. Vapurda da sızıp kaldım bir ara. Bir kadın çakmak istedi, elimdeki sigarayı aldı ve gösterdi çöp tenekesini. Ben bu kadar uyumazdım, sevemez olmuşum. Canım sıkılmış belli ki.

Gün içinde bir de şunu fark ettim yeniden: İnsan kendine iki yüzlü... Kendi geçmişini düşününce değil; geçirdiği acıları başkasına anlatıyormuş gibi düşününce doluyor gözleri.

8 Nisan 2016 Cuma

Dirim

*"baygındım/ölüydüm/yüzüyordummorbirsuda..."

Mevsimin dönüşü değil, yüzümüzü güldürüp, göbüşümüzü kımıldatan sadece
"akşamın hissi"
Ama tabii bunu başka herhangi bir mevsimde yaşayamazsınız ve herhangi bir başka mevsim; insanlar, kediler, örümcekler ve taburelere aynı anda gelip atomlarını kımıldatmaz. Kış mesela; yalnızca çocuklukta yaşanır. Siz büyürsünüz Kış; kar yağışı ve bal peteklerini aynı heyecanla karşılayan o çocuklarda kalır. Sizdeki tüm aceleci sevinç, yerini unutkanlığa bırakır. Gönül gözünüz açılır ve o kocaman evrende sadece yoldaki karla kaplı çamurları görür. Delicesine üzülür gördüğüne. Bu.

"E, unutkanlık; insanın kendi gelmişine geçmişine pervasızca küfretmesine benziyor böyle bakınca." Demiş olsun haminnem şimdi. Herneyse.

Akşamın hissinin ne olduğunu ise; bahar ayları başlangıcına beş yaş civarında rastlamış herkes bilir. İç kımıldatan bir fotoğrafa bakmaya döner zaman. Hiçbirinin hakkı ödenemese de; bizi sevindiren ne kuşlar ne böcekler ne de ağaçlardır. Sadece pencere bakışına yamanmış güneşe, bilyeyi tutuşuna işaret parmağının; yansımasında sulara kızılın, anneye koşuşunda üşüyüp durulan yanakların, yahut bir türlü bağlanmayışında ayakkabıların, karanlığın dürtüsüyle, lezzetlenişi sarı leblebilerin... bir de asıl rengini kavramanın duvar dibinde duran bisikletin, havası inik plastik topların.
Sevindiren işte bu, sadece kalan. Kalan ise, insan yalnızlığında yaşanan o birkaç saniyelik his. Tüm mevsimi kucağımıza hiç sarılmadığımız birini özlüyormuş gibi; yalın şefkatle konduran bu. Boğazımızın tatlı düğümü de bundan ibaret. Gelmeyeceğini anlamanın öfkeli hüznüyle; görmüş, biliyor olmanın tuhaf mağrurluğu. Sarılamayacak kadar uzak olsa da, buradalığını hatırlatması, kokusu ve rengiyle...

Bunu bugün anladım. Bir fotoğrafa bakınca. Büyükada'da, tam o his anında çekilmişti. Çerçevesi bir pencere yarısından dışarıyı görüyordu. Tül perdenin kımıltısı da girmişti içeri. Dışarda az ötede bir başka evin duvarı, sol tarafta eriyişi güneşin, ve yine duvar. Hiçbir şey yok bu fotoğrafta. Fakat görseniz, bayılacak gibi olursunuz. Mideniz kımıldar aşık gibi yahut korkuyor gibi delicesine; bilmediği canavarlardan. İkisi de aynı aslında.

İçinizi kamaştıran da sadece bu. Atılıp, satılamaz bu his. Koca mevsimi bir mavi minibüste geçirseniz dahi kokusunu sızdırır. Peşinden gitmenin astronotlar dahil hiçbir canlıya zarar verdiği görülmemiştir.

Derkeeen, bir rüyasını anlatmaya koyulsun burda haminnem. Kulak kesilmeye başladığım yerinden anlatayım. Ah, bu arada çocuklar; bahar sevinciyle karıştırdığınız o akşamın hissi içinize yapıştığı an, onu lütfen sadece sevin. Size asırlar önceki atalarınızdan kalan solumsuz tek çiçek budur...
Ve ruya:

"İşte yavrum, ben ölürken kendime bile çaktırmıyorum öldüğümü. Kendi cenazeme astronot kontenjanından katılıyorum, locayı veriyorlar, viskim geliyor önüme, havada parende atıyor yudumlar. Herkes öyle yiyip içtiğime inanıyor. Çünkü astronotluk bunu gerektiriyor. Ben o yudumları yakalamaya uğraşırken kendi cenazemi kaçırıyorum. Çiçeklere boğuluyorum aniden. Islak toprak zihnimi açıyor. Bir gülüp on hıçkırıyorum. Diyorum ki, 'Ave Caesar! Morituri Salutamus' Bunu da aslında her şey olup bitmeden söylemem gerekiyor. Yine zamanlamayı yanlış yapıyorum."

Ağustos, 2014 Kaçkar Dağı eteği

29 Mart 2016 Salı

Tanrım,

Ahri-ömr geldiğinde aklımdan geçecek film şeridine bu on dakikayı lütfen ekleyebilir misin?

Teşekkürler,
Elif.

28 Mart 2016 Pazartesi

15 Mart 2016 Salı

münasebet

narindin ne bileyim... ben de dedim, "işte biraz, ellerin filan..." diye.

bu kadar. geçti. iki yudumluk tanışım.

yakın hissetmekten ziyade; sanırım üzülmeni istedim. "ziyade" demesem daha iyi olurdu burda.
herhangi bir şey istesem, hemen yapardın. bunu anladığım an; sadece üzülmeni istedim.

bu kadar, geçti.

"gözlerinden düşür beni" diye diyordu adam, öyle uzaklardan.

white door - öncü hrant gültekin

8 Mart 2016 Salı

bu sabah metrobüsle boğaziçi köprüsünden geçerken dışardan korkuluklara sarıldığını gördüğüm üstü çıplak adam intihar etmeyecek sandım. oraya nasıl geldiğini, niyesini filan çok kısacık düşündüm. sağ gözünün kenarında minik bir damla yaş kalan kadınla aynı metrekaredeydik. o da gördü. başını iki yana salladı. ağlamaktan kalmış sandığım damla, soğuktan da kalmamıştı. ağlamamıştı da kadın. sanki o damla ile varoluyordu. bir iz gibi. makyajı, yüzü, ela gözleri filan... çok güzel geldi. köprüdeki adamı gördükten sonra; kadına baktım uzun uzun. sonra yaklaşan ambulansı gördüm, sonra taksim üst bostancı çift katlı otobüsünü. "birazdan trafik tıkanacak" demedim ama; trafik tıkanmamış dedim. işte hepsi bakıyor adama.
adam ölmüş. şimdi okudum haberini. adam atlamış. adam ölmüş. birisi, görünenden dışarı çıkmak üzere, köprünün korkuluğuna gidiyor. dışarı çıkmaz sanıyorsun, trafik diyorsun, üstünü çıkarmış diyorsun, kadın diyorsun, gözündeki yaş, ağlamış mı... diyorsun. hava diyorsun. yoksa bugün daha mı temiz ne...
adam, dışarı çıkmış atlayıp. bir kadın demiş ki adama "saatlerdir senin yüzünden trafikte bekliyoruz" demiş, o; atlamadan hemen önce. ah.
birazdan öleceğini bildiğin birine, ki bu biri göstere göstere yaşıyor bunu sana, bakmak ne garip.

bunları yazarken fark ettiğim bir şey var: özel isimleri ayırmaya yarayan 2nin üzerindeki ayraç simgesi artık çalışmıyor klavyemde. bugün kahve dökmüştüm, üzerine sileceğim diye iyice batırdım. bir şey olmaz sandım. olmuş. belki "editörüm" diyemem artık.

6 Mart 2016 Pazar

Günlükler

27 Kasım 2015 - Santander
"Bir aydınlanmaydı başıma gelen" dedim. "Ben artık yaşarım parasız da ve hiç olmamış evlatlarım olmadan da."

Bildiğimizden başka bir ülkede; şehrin bir ucundayız. Burda da köpeklerini gezdiriyor adamlar. Bekliyorlar köpekleri kakalarını yaparken sabırla. Sonra çekiştiriyorlar boyunlarından. Burda da.

Konser salonları boşalıyor. Siyah elbiseleriyle sokaklara çıkıyor, içerdekiler.

Bir kadın uyuyor benim de yattığım odada, saçları kırmızı. Periyodik olarak saçlarını kırmızıya boyuyor ve dışarı çıkıyor Cuma geceleri. Bir kadın, taş çatlasa 45 kilo.

Ben buraya gelmeseydim, bu kadın olmazdı. Oysa, bir kuş sakatlanmış gibi nefes alıyor şimdi yatağında. Odadaki eşyaların yerini değiştirip bir köşeye çekiliyor sessizce. Kollarını kesmiş vaktinde dört yerinden, izleri duruyor. Kendi canını çok acıtmış belli ki, hiç kimseye bir zararı yok.

Ben ise; kendimi bir civciv gibi avuçlarımda buluyorum bazen. Kapıda belirdiğimde yahut akşam vakitleri karşılarına çıkınca... Ya da gözlerimi dikince iri iri, çok korkuyorlar. Sanki hiç olmamışım önceden. Bir civciv gibi avuçlarıma pisliyorum bazen. Maviye boyuyorlar kötü boyalarla sonra, çocuklar annelerine satın aldırsın diye.

Allahım, bin musubet gelse başıma; açılmayan yerlerimden uzar mıyım? Nasıl kurulacağını anlatan kağıtları beraberinde gelen mobilyalara döner miyim?
Allahım, benim omuzlarım daracıkmış meğer. Sanırım bu öyle güzel bir şey değil.
Neden daha önce söylemedin?


Georgia O'Keeffe
Evening Star, No. III (1917)


12 Şubat 2016 Cuma

El Yufkasından Naiflik Kalkanı

Heidegger Naziymiş diye onu sevmememiz mi gerekir? Duymazlıktan gelebiliriz. Sevecek kadar yakınında değiliz zira, sevmeyecek kadar da. Bu, suçluluk duygusuna yol açan benmerkezcilikte olduğu gibi bir sorgulama şeklini andırıyor. Bırakınız efendim, "yapsınlar, geçsinler" Hayır, elbette kastettiğim bu değil.

Efendim, biz binlerce mil öteden geçen yolcu uçaklarına üç santim çapındaki avcumuzla el sallayan çocuklardık; lakin göz pınarlarımıza kalaşnikofla saldırdılar. Bunun henüz literatürde kendine mahsus bir yeri olmayabilir fakat; yargılarken lütfen bu hususu gözden kaçırmayın. Yokmuş gibi davranmayın. Bizim o "ses çıkarmadığımız" yüzlerce acıya karşı gönül direncimiz pek zayıftır. Vaziyetimiz 25 yaş civarında artık ipleri lime lime olmuş futbolcu kuklaları andırır. Herhangi bir rövaşata denemesinde aklımızda zorluklar vuku bulmaya başlar ve bu en az iki yıla mal olabilir, olmayabilir de. Ne psikologlar, ne de Çemberlitaş Hamamı'ndaki tombalak tellak buna çare bulabilir.

Bremen Mızıkacıları'na dönen acılar başımızı asla döndürmemiş, üst üste bindikçe hiçbir zaman Tetris'teki gibi kendini yok etmemiştir. Zihnimizdeki çürük gökdelen, asırlar önce arşa yükselmiştir. Şu ülkede varlığını duyumsayıp da bu kesişim kümesine denk gelenlerimizden; 27'sinden sonra yaşamına "sağlıklı" devam edebilenimiz pek nadir bulunmaktadır. Vazgeçişin sınırları; iç aksamlarda gizlidir. Sizlere bunu sorgulama lüksü, kusura bakmayın ama; verilmemiştir. En azından siz; üç santimlik avcumuzun çevrili olduğu alanın minör ebadını anlamlandırma mantığından yoksunken.

Bu ülkede kişiye en fazla zarar veren şey "naiflik"tir. Bunu anlamamız için okul öncesinden beri yüksek dozda normallik aşılayan eğitimler vermenize karşın; yufka yüreğimizi "ha şöyle" tutulunca arkasındaki koltuk görülecek biçimde inceltmenize müsade ettiğimiz için yine suçlu bizizdir. Bu bağlamda, yüreğimizle kıymalı gözleme yapımında seri üretime geçtiğinizi gördükçe sinirlenmemizin elbette bir karşılığı yoktur.

Gördüklerimizin göreceklerimize temin olduğunun ötelenemez bilinciyle, iki gıdım hayal büyütüp üç lokma sanat yapma arzumuzu da dikenli balyalarla yerle bir etmeniz, bunun için en yakından en uzağa "çevre" faktörünü de seferber etmeniz ne yalan söyleyelim gözümüzü yaşartmakta, genç yaşımızda ak düşen saçlarımızı mora boyatmaktadır.

Köşelere çekilmemiz, zamansız renkli düşlere meyleden otomatik daktiloların sandığı gibi, çoğunlukla inancı büyüten bir eylem değildir. Haddizatında eylem bile değildir. Sadece ileri görüşlülüğümüzün ebadının "bir bok olmayacak" sınırına erken dayanmasından kaynaklanan, eylemsizlik halidir. Bugs Bunny'nin düşmanlara karşı uyumamak için bantladığı gibi göz kapaklarını alnına; biz de gözümüzü kulağımızı aça aça farkında olmadan gönül gözümüzü de açtığımız için, ah vahladığınızdan ötesini de algılar hale çoktan gelmişizdir.

Siz merak etmeyiniz, halimiz vaktimiz çok şükür yerindedir. Hala elde kaldığı kadarıyla börtü böcekten, yapraktan çiçekten, tınıdan çıngıraktan, poğaçadan simitten... anlamsız manik sevinçler yaratabilmekteyiz. Kimilerimiz çocuk ruhuna zeval getirememek adına; şu anda bile uçuş kurallarını ihlal edip, yolculuk için el dokuması halıları yeğ görmektedir.

Lakin erken yaşlanmamızda, çabuk pes etmemizde, kararsızlığımızda, direncimizin kırılmasında, üzülecek yerlerimizin hepsine soktuğumuz karanfil ve ekseriyetle maydanozlarda, tat alma duyumuzun kekremsiliğinde, enerjimizin sönüklüğünde, soluk borumuzun kireçlenmesinde... el birliğinizin çok büyük payı vardır. "Üstümüze üstümüze gelmeseydiniz keşke"dir.
Artık yeterince darbe alınmıştır, çoktan lokmalara ayrılmıştır. Un ufaklığın bile sınırları aşılmıştır. Afiyet olsundur. Sizindir.

9 Şubat 2016 Salı

prunus nigra

kadın göğsünden vuruldu da; tam oradan minik bir serçe çıktı rengi çoğunlukla beyaz, hayır bej, beyaz... kanlara bulaşmadı fakat çıkarken. off herneyse.

başını güçlükle kurtardı sanki, ama gülümsüyordu. hava dolduğunda içine; doyasıya uçabileceğini anlatıyordu. hayır, fazladan bir şey daha yapmasına filan, hiç gerek kalmadı.
gördüğümüz yuvalara bakıp "mevsim ilkbahar olmalı" dedik hemen. başımızı ne göğe; ne de karla kaplı çimlere uzatabilmiştik oysa. bildiğini düşünmek hastalığına yakalanmıştık, bir süre kimse anlamadı. ona bakan ben; beni gören o bile... anlamamıştık.

bundan senelerce evveldi ve her şey; aynen şimdiki gibiydi. beni artık kimse inandıramaz zamanın geçtiğine. (geçirgenliğine mi yoksa?) peki ağaçlar, gitmediler mi hızla?

bildiğim iki ev var zihnimde. hiçbiri benim değil.
rüyalarımda odalarında dolaştığım; "ev" deyince aklıma bulandırdığım ve sakince, ısınmış tavaya bıraktığım. o iki ev...

birisi emine teyze'nin. en son, 97'de gördüm, mücelli caddesinde. çocukları ergenliğe vardığında değişti sadece biraz. oyuncaklar kalktı ve ucuz kozmetik ürünleri nam saldı o an. kapıdan girince sola dönüyordum. (ev soğuktu ve o alıştığımız antrelerden yoktu) orda bir çocuk odası, devamında salon vardı. salonda kimse oturmazdı. soba konmamıştı ve beyaz örtüler gerilmiş duruyordu koltukların üstünde. her bayram bir ümit kalkacak sandığım beyazlar, yaşlı hayaletlere döndüler sonra.

kapıdan sağa dönünce büyük bir oturma odası, yemek masasının da olduğu fakat, kullanıldığını hiç görmediğim. evin her yeri; dediğim gibi, buz gibiydi. tuvaletteki vatoz şeklindeki sabunluk, üstündeki sabunun sümük kıvamı.. mutfaktaki çaydanlık. mavi emaye. kapağının kenarındaki siyah boyasının birazı dökük... hepsi aklımda. yine de, oturma odasından öteye gitmeme gerek kalmıyor öyle içimden sayıklamaya kalkınca.

diğeri mervelerin. en son gittiğim, beş sene öncesiydi (yok, ben inanmıyorum geçti deyince oluşan geçmişe) burası bildiğimiz eski, bakımlı, geniş apartman dairelerinden. bir koku var, evden önce geliyor. meryem hala'nın kokusu. hafif tatlı, uçucu, mayhoş biraz da. bu ev ile bir şekilde uyuşmuyor. yeleğini görüyorum hemen. kapıdan girince sağdaki vestiyerde asılı. lacivert, örgü, yerçekimiyle valste. daha huzurlu oluyor her şey. yürüdükçe onun varlığı siniyor. meryem hala, babamın halası, merve, onun torunu. kendisiyle nasıl bir bağımız var bunu anlatamıyoruz birbirimize ama; kendimi bildim bileli onun doğumgününü kutlamaya gitmeyi görev biliyorum. zaten hayatta düzenli yaptığım iki şey var, biri bu: mervenin doğumgününe gitmek. varsa kurupasta yemek, artık yetişkinsek alkollü bir şeyler de içmek dışarda. diğeri de sinemaya gitmek. bu kadar.

yaş aldıkça biz, o evde, kapının hemen sağındaki mutfağın yanındaki küçük oturma odasında ettiğimiz sohbetler bir iç odaya taşınıyor. sonra ev yetmiyor. çıkıyoruz.
haddinden fazla sanki odalar ve kapılar. ama zaten, birbirine kan bağıyla bağlı çok kişi yaşıyor burda. yaşayan herkes sevmeyi biliyor, ağlamayı ve gülmeyi de. kendilerini kötü hissetmemeyi ve destek olmayı da. yemek masasını da ziyadesiyle kullanıyorlar. bayramlarda ve doğumgünlerinde, olan biten birbirine benziyor.

"ev" deyince; birinden birinin kapısından giriyorum, her şeyi biliyorum, fazla ileri gitmiyorum. çocukken eşyanın bu kadar aklımı bulandıracağını bilsem; oralara çok az uğrardım sanıyorum. örgü pikeler ve fırının kopmuş düğmesine ise, hiç bakmazdım. ya da mavi fayanslara. antika duvar saatine. içimi acıtıyor.

zamana bağımlı yaşamanın pek fena yanı var da; birilerini yitirmekten ziyade sonun "son" olduğunu bilmemek ve anlayınca onun çok arkada kalmış olması fazlasıyla çaresiz hissettiriyor.

ne zamandı son kez kiraz ağacına çıktığım ve doyasıya yediğim yeni olmuş kirazları. burnumu sürüp öyle sakince, yanağımla, ellerimle okşadığım kızıl kahve dallarını? bunu bilmiyorum. son çıktığımda da bilmiyordum. şimdi o ağaç yok. bir gün "yok" dediler ve ben o zaman bile düşünmedim bunun "sonrasız" anlamına da geldiğini. fark edilemeyen sonrasızlığın bu acısı, dün aklıma geldi. elim kolum bağlandı birden. hangi öptüğünün son, hangi sarılmanın, hangi göz hapsinin, hangi tadın ve kokunun; artık bildiğinden, bildiğin gibi gelmeyen... özlemek böyle oluyor. devamında, hiçliğe özleme dönüyor. karşılıksız kalıyor iç kamaşması. uykular da bunun içinde. duruyor. bir diğer odaya geçiyoruz sonra. biraz daha konuşabilmek için.

Evening Landscape with Moon, Jan Mankes



25 Ocak 2016 Pazartesi

Salon Salomanje

Kış mevsimi yalnızca çocuklukta yaşanır. Siz büyürsünüz, şimdiki zamanda Kış; çocukların olur.

İkinci Dünya Savaşı'na, Stalin'e, Mussoline'ye, varoluşçuluk, feminizm, 68 olaylarına, boku çıkmamış sosyalizme, Prag baharına... gözü değmiş Aragon aksini söyleseydi eğer; mutlu aşk da olurdu.

The Bed, Henri de Toulouse Lautrec, 1983

İçe Kapanış

"Sen, hür adam, seveceksin denizi her zaman;
Deniz aynandır senin, kendini seyredersin
Bakarken, akıp giden dalgaların ardından.
Sen de o kadar acı bir girdaba benzersin." (Baudelaire)

Charles Baudelaire (9 Nisan, 1821 – 31 Ağustos, 1867) 19. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden. (Vikipedi)

“Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda; tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zamanın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız." (Baudelaire)

Mutsuz bir çocukluk geçirdi. Babası 1827'de öldü. 1839'da okuduğu okuldan disiplinsizlik yüzünden atıldı. (Vikipedi)

“Güzel üslubun tutkunu aşığa kalabalıklar kin besler, bilirim; yine de, insanlığa saygılı olmak, edepli görünmek, işbirliği, kamuoyunu kazanmak gibi hiçbir uydurma, yapay düşünce beni çağımızın anlaşılmayan, acayip dilini konuşmaya, mürekkebe erdemi bulaştırmaya zorlayamaz.” (Baudelaire)

Hukuk öğrenimi görmeye zorlanan Baudelaire, buna başkaldırarak Quartier Latin'de bohem bir hayatı seçti. (Vikipedi)

"Ey güzeller güzeli, sana demem o ki,
Binbir ışıkla renk bezemiş gençliğini;
Çizmek isterim resmini tez,
Kucak kucağadır orada ilkyaz ve güz." (Baudelaire)

20 Yaşında Hindistan'a gitmek üzere yola çıktı. 1842’de Fransa’ya döndü. Sonradan metresi olan Jeanne Duval ile tanıştı. Babasının mirasını aldı ancak bu parayı hesapsızca harcadığı için ailesi miras hakkını geri aldı. (Vikipedi)

"Koyu bir çamur bulup solucanlara uysam, Bir derin çukur kazsam canım için cihanda, Serip kart kemikler’mi, bi yatsam, bi uyusam, Bataklığa gömülmüş timsah gibi nisyanda." (Baudelaire)

1848'de devrimcilerin yanında yer aldı. 1857'de Les Fleurs du Mal (Kötülük Çiçekleri) (Elem Çiçekleri) kitap olarak yayınlandı, içindeki altı şiir kamu ahlâkına aykırı bulunduğu için Baudelaire hakkında dâvâ açıldı. (Vikipedi)

"Ey acı! ey acı! Zaman ömrü yiyor, Ve kalbimizi kemiren sinsi düşman Kaybettiğimiz kanla gelişip büyüyor!" (Baudelaire)

Bir tür otobiyografi olan Çırılçıplak Soyulan Yüreğim üzerine çalıştığı ve 1862’de "Paris Sıkıntısı" adıyla düzyazı şiirlerini yayımladığı sırada frenginin yan etkileri giderek kendini daha fazla hissettirmeye başladı. İki yıl kaldığı Belçika’dan dönüşünde felç olan sanatçı 31 Ağustos tarihinde Paris’te 46 yaşındayken öldü. (Vikipedi)

"Derdim: yeter, sakin ol, dinlen biraz artık; Akşam olsa diyordun, işte oldu akşam, Siyah örtülere sardı şehri karanlık; Kimine huzur iner gökten, kimine gam." (Baudelaire)

11 Ocak 2016 Pazartesi

Trofoblast

"Hatırlıyorsunuz değil mi, dört yıl önceki doğum günümü de sizinle burda kutlamıştık.

-Peki ben nerdeydim anne?

Sen o zaman doğmamıştın ki canım.

-Nerdeydim peki anne?"

6 Ocak 2016 Çarşamba

Çocuğun eldivenleri, şapkası, botları, montu.
Abisinden ona kalan; siyah, yeni boyanmış botları. İpleri düğüm, sünmüş, uzamış. Uçları çamura bulanmış. Uçları, çiğnenmiş gibi iplerin. Kenger sakızı gibi.. Çamurlu yollardaki ipler, ağzını açmayan ölü solucanlara dönüyor. Siz bunu bilmezsiniz. Montunun fermuarı yalama olmuş. İçerden bir çıtçıtla tutturmuş. Kolları, omzu filan, her şeyiyle büyük geliyor. Kolundan güçlükle çıkardığı elleri hafif kırmızı, parmak uçları nispeten beyaz.
Artık o düşündüğümüz, sevimli çocuk olmaktan uzaklaştı. Botlarını gördük. Koca montunu. Tırnaklarını yiyişini, dudağını ısırışını.. "Temiz ve tatlı" değil artık.
Ağzına kadar gelen sümüğünü kurtarmak için o şişman burnunu da bir güzel çekmeliydi işte tam şimdi. Bazı şeyler yetişmedi.

3 Ocak 2016 Pazar

Otonomi

Sıradan bir güne gereğinden fazla değer atfetmemek gerekir. Sıradan bir günü güzelleştirmek adına yapılacak şeyler listesi bellidir. Sırasıyla yapılır.

İşe gidilmeyen sabahlar için bir iki de yumurta gerekir. Ekmek bir de, mümkünse yarısından çoğu henüz yenmemiş.

Mutfak duvarlarında mavi beyaz minik fayanslar, mermer lavabonun baktığı kısımdaki ikisinin kenarları çatlak. Henüz çatlamış, köşesi biraz dökülmüş. Döküldüğü yerdeki tozlar, sıçrayan suyla birleşmiş, yeni yapılan dolgu gibi tedirgin duruyor azı dişi kenarına. Bu arada fayansın beyaz kısımlarını haddinden küçük daireler oluşturuyor. Desen değil de eskimekten almış biçimini gibi. Fakat öyle de değil. Mermer lavabonun içinde enine çapraz, tek bir çizgi var, nispeten kahverengi. Dökülen çayın yılları kemiren izi.

Mutfağa girince çayın taze buharı buram buram kokuyor. Henüz demini almamış, çiğlikten uyuşuyor. Küçük apartman dairesini sarmaya başlayan bu koku, devlet dairelerinde çay ocağının hemen yanındaki odanın halini hatırlatıyor İsmet'e. Ya da bir muhasebecinin o eski handaki, üçüncü kattaki ofisi. Babasıyla gittikleri.

Babası, az evvel, çayı demledikten sonra oturduğu kanepede öldü İsmet'in. İsmet gördü. Yerinden kalktı, önce balkon kapısını kapattı. Sakinleşmek için çay almaya gitti sonra. Birkaç dakika boyunca fayanslara, lavaboya baktı. Migren ağrısının ardından beliren aydınlık gibi, zihni yavaşça açıldı.
Kokunun çiğliği İsmet'in midesini kaldırdı sonra. İsmet düşündü: "Peki acil servisi mi, yoksa polisi mi aramam gerekiyor şimdi?"