9 Şubat 2016 Salı

prunus nigra

kadın göğsünden vuruldu da; tam oradan minik bir serçe çıktı rengi çoğunlukla beyaz, hayır bej, beyaz... kanlara bulaşmadı fakat çıkarken. off herneyse.

başını güçlükle kurtardı sanki, ama gülümsüyordu. hava dolduğunda içine; doyasıya uçabileceğini anlatıyordu. hayır, fazladan bir şey daha yapmasına filan, hiç gerek kalmadı.
gördüğümüz yuvalara bakıp "mevsim ilkbahar olmalı" dedik hemen. başımızı ne göğe; ne de karla kaplı çimlere uzatabilmiştik oysa. bildiğini düşünmek hastalığına yakalanmıştık, bir süre kimse anlamadı. ona bakan ben; beni gören o bile... anlamamıştık.

bundan senelerce evveldi ve her şey; aynen şimdiki gibiydi. beni artık kimse inandıramaz zamanın geçtiğine. (geçirgenliğine mi yoksa?) peki ağaçlar, gitmediler mi hızla?

bildiğim iki ev var zihnimde. hiçbiri benim değil.
rüyalarımda odalarında dolaştığım; "ev" deyince aklıma bulandırdığım ve sakince, ısınmış tavaya bıraktığım. o iki ev...

birisi emine teyze'nin. en son, 97'de gördüm, mücelli caddesinde. çocukları ergenliğe vardığında değişti sadece biraz. oyuncaklar kalktı ve ucuz kozmetik ürünleri nam saldı o an. kapıdan girince sola dönüyordum. (ev soğuktu ve o alıştığımız antrelerden yoktu) orda bir çocuk odası, devamında salon vardı. salonda kimse oturmazdı. soba konmamıştı ve beyaz örtüler gerilmiş duruyordu koltukların üstünde. her bayram bir ümit kalkacak sandığım beyazlar, yaşlı hayaletlere döndüler sonra.

kapıdan sağa dönünce büyük bir oturma odası, yemek masasının da olduğu fakat, kullanıldığını hiç görmediğim. evin her yeri; dediğim gibi, buz gibiydi. tuvaletteki vatoz şeklindeki sabunluk, üstündeki sabunun sümük kıvamı.. mutfaktaki çaydanlık. mavi emaye. kapağının kenarındaki siyah boyasının birazı dökük... hepsi aklımda. yine de, oturma odasından öteye gitmeme gerek kalmıyor öyle içimden sayıklamaya kalkınca.

diğeri mervelerin. en son gittiğim, beş sene öncesiydi (yok, ben inanmıyorum geçti deyince oluşan geçmişe) burası bildiğimiz eski, bakımlı, geniş apartman dairelerinden. bir koku var, evden önce geliyor. meryem hala'nın kokusu. hafif tatlı, uçucu, mayhoş biraz da. bu ev ile bir şekilde uyuşmuyor. yeleğini görüyorum hemen. kapıdan girince sağdaki vestiyerde asılı. lacivert, örgü, yerçekimiyle valste. daha huzurlu oluyor her şey. yürüdükçe onun varlığı siniyor. meryem hala, babamın halası, merve, onun torunu. kendisiyle nasıl bir bağımız var bunu anlatamıyoruz birbirimize ama; kendimi bildim bileli onun doğumgününü kutlamaya gitmeyi görev biliyorum. zaten hayatta düzenli yaptığım iki şey var, biri bu: mervenin doğumgününe gitmek. varsa kurupasta yemek, artık yetişkinsek alkollü bir şeyler de içmek dışarda. diğeri de sinemaya gitmek. bu kadar.

yaş aldıkça biz, o evde, kapının hemen sağındaki mutfağın yanındaki küçük oturma odasında ettiğimiz sohbetler bir iç odaya taşınıyor. sonra ev yetmiyor. çıkıyoruz.
haddinden fazla sanki odalar ve kapılar. ama zaten, birbirine kan bağıyla bağlı çok kişi yaşıyor burda. yaşayan herkes sevmeyi biliyor, ağlamayı ve gülmeyi de. kendilerini kötü hissetmemeyi ve destek olmayı da. yemek masasını da ziyadesiyle kullanıyorlar. bayramlarda ve doğumgünlerinde, olan biten birbirine benziyor.

"ev" deyince; birinden birinin kapısından giriyorum, her şeyi biliyorum, fazla ileri gitmiyorum. çocukken eşyanın bu kadar aklımı bulandıracağını bilsem; oralara çok az uğrardım sanıyorum. örgü pikeler ve fırının kopmuş düğmesine ise, hiç bakmazdım. ya da mavi fayanslara. antika duvar saatine. içimi acıtıyor.

zamana bağımlı yaşamanın pek fena yanı var da; birilerini yitirmekten ziyade sonun "son" olduğunu bilmemek ve anlayınca onun çok arkada kalmış olması fazlasıyla çaresiz hissettiriyor.

ne zamandı son kez kiraz ağacına çıktığım ve doyasıya yediğim yeni olmuş kirazları. burnumu sürüp öyle sakince, yanağımla, ellerimle okşadığım kızıl kahve dallarını? bunu bilmiyorum. son çıktığımda da bilmiyordum. şimdi o ağaç yok. bir gün "yok" dediler ve ben o zaman bile düşünmedim bunun "sonrasız" anlamına da geldiğini. fark edilemeyen sonrasızlığın bu acısı, dün aklıma geldi. elim kolum bağlandı birden. hangi öptüğünün son, hangi sarılmanın, hangi göz hapsinin, hangi tadın ve kokunun; artık bildiğinden, bildiğin gibi gelmeyen... özlemek böyle oluyor. devamında, hiçliğe özleme dönüyor. karşılıksız kalıyor iç kamaşması. uykular da bunun içinde. duruyor. bir diğer odaya geçiyoruz sonra. biraz daha konuşabilmek için.

Evening Landscape with Moon, Jan Mankes



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder