19 Ağustos 2011 Cuma

Hal-i Pürmelal

Hiçbir yaşam belirtisi yok. 
Adamın saçları uçuşuyor tamam. Günden yahut trafo seslerinden değil yok.
Tenha bir lodos esiyor denizden. Beklenenin aksine ulaşımı da kilitliyor evet. Ama o kadar. 
Biz yalnızca üç kişiyiz. Rüzgar da üç kişilik esiyor. Tenha, bir de namüsrif üstelik.
Hiçbir yaşam belirtisi yok. Yakın çevresini oyalayan kuşlar dahi şöyle bir süzüp uçuveriyor hemen.
Ahaliyi kovup koca odada misafir bekleyen beyaz örtülü koltuk gibi
Eşikte tüm haylazlığıyla parmak uçlarını gıdıklayan çocuğa katiyen mani olan üstelik.


Bana mı dedin? diyerek döndük üç yüzümüzü. Sokak fısıltılarını birbirimizin diline mâl etmiş, kalan bencillikte duymak isteneni algılamıştık. 
Hayır dedim, bir diğeri başını iki yana salladı; sorarken bile öylesine olduğunu bilen öteki ise çoktan yeni dalgınlığını göz hapsine almıştı.
"Hayır"ın yanlış anlamaya mahâl vermeyecek olgunluğu bulması, soruyla danışıklı bir orantı tablosuna bağlı. "Bana mı dedin?" fırsatını reveransla karşılarım bu yüzden.
Lodos sustu, tekneler alabora. Üçümüz toprakları eşeleyip yeraltı canlılarına güneşle eziyet etmeye çoktan alışmışız. 
Görünen o ki; iyi halden yırtmak için daha kötüye muhtaç olmaya da doyamadık henüz.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

5.7

Fay hattı üzerine hesapsız bir denge harcı karıştırdık. Hep daha mutlu olmaya uğraşıp ne çok kırılmışız. Şimdi ne? dersen eğer; telefonu nereye koyduğumu unutmak, ses peşinden savrulmamaktır derim. Kuyruklu bir deniz yıldızıyla eskimeye meylederim. Saate bakmak için üstüme sayfalar fısıldadığında. 

7 Ağustos 2011 Pazar

Piksel

Bu koltuğun sana göre sağında otururken ben, gümüş çaydanlıkta bir yaramazlık haresi oluyorum.
Demlik poşetleri daha sağlıklı buluyorum, hiç bir boğulmaya mahal vermiyorlar. ipi ve alaşımı da yok üstelik. Tıkanmış lavabolar, düğüm olmuş ayakkabı bağcıkları, kredisiz su kartı, ziraat bankası sırasında bavullu öğrenci topluluğu... Dünden cebime sıkışan.
Üşengeçliğim bir bahane değil, eylemsizliği övünerek baş üstünde taşıyorum. Sanki hiçbir şey sığmıyor yaşam alanlarına. Metrekareye dokuz can sıkıntısı düşüyor. Birini göz ardı etsem diğeri çelme takıp kikir kikir gülüyor omzumda. Ya da ben öyle sanıyorum. Çetrefildeki fil ve fiyonk makarna insan yaşamında bir mevsimi ele geçirebilir. Tehditsiz ve tereddütsüz. Oysa hala, kış mevsiminin Aralık değil de Ocak'ta başladığını; yazın ise salıncaklar yağmura boyun eğdiğinde bittiğini biliyorum. Neden özel isim olduklarını değil.
İhsan Oktay Anar yeni bir kitap yazana kadar böyle gider bu.

Saat Farkı

Merkez caminin kuşları bu tarafa günün ilk şakımasını demeden, bolayır sokakta bir genç kadın tekerlekli kırmızı bavulunu sürüyerek evine girdi. Şu an Arjantin'de bir manifaturacı ne yapıyordur acaba? 

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Detone

Bratislava'dan bir grup fil gelmiş Haydarpaşa'ya
Benim içim eziliyor faili kör kurbağalar


Apartmanı temizlettik kötü kokmuyor artık
Yine de bazen, dış kapıdan içeri manşetler sızıyor
Mani olamadık


Ben bir Piyale Madra karikatürü gibi bakıyorum kendime
Eski gazetenin ikinci sayfasından.
Gülümserken azıcık rengim kaçmış
Ama içim eziliyor
Yeşilin tonunu da bilmez kör kurbağalar.






28 Temmuz 2011 Perşembe

İçinden Müzeyyen Geçen Yazı

1994'te Troy oyuncaklar ile Hugo'yu hep birbirine karıştırdı Müzeyyen. 99'da depremi yaşadı, göçük altından sonsuz çöküntüyle çıktı Müzeyyen. 2001'de babası iflas etti, bir süre et yiyemedi, yeni bir t-shirt de giyemedi Müzeyyen. 2005'te feci şekilde aşık oldu. Midesi alabora oldu; yelkenlileri balinalara tek tek yutturdu.
Bir kadeh şalgamla anason tadını kanına yollar gibi hepsini unuttu Müzeyyen.
Amasra'daki Tavşan Adası, Foça'daki Eşek Adası'na yeğ midir; turptaki o şehvetli mor, tuzlu suda bekletilmesinden midir? Hiç bilemedi...
Soğuk kış gecelerinde, bir de kombi bozulmuşsa, Eskişehir karını şarap ve 48. Sone ile selamladı. "Canevime usulca sokup gizledim seni, girip çıkasın diye kendi keyfine göre. Seni çalarlar oradan bile, işte korkum bu. Böyle değerli ödül, hırsız eder namusu." Üstünden atamadığı kirli battaniye ile.
Hava aydınlıksa eğer, ela gözlerinde bir galaksi yağmalanırdı cücelerce. Tabi, Celal'in dediğine göre.
Celal, şu tekel bayii sahibinin yeğeni. Lise 2'de az daha ölüyordu motosiklete kasksız bindi diye. Başı sabit, ayağı alçıda tam üç ay zamanı yatakta çiğnedi. Okuldakinden yüzlerce fazla kitap sayfası çevirdi. Sonra da devam etmedi tahsiline.
Müzeyyen Celal'den üç yaş büyük, yüksek lisansın son demlerinde. Alkolsüz içeceği bile Köşe Tekel'den almaya gayret gösterir; Celal okuduğu kitap isimlerini tezgah üstünden Müzeyyen'e gösterir. Henüz kendine bile açıklayamadı Müzeyyen, evde açılmamışı varken az yağlı peyniri oraya sorma ihtiyacını.
Umut Çay Evi müdavimleri iyi bilir fakat, Celal'in açık kahve gözlerini gece boyu düşlerle oyalayıp; günde iki paket zehri içine nakşedeni.
Çok arkadaşı vardır ama; kitapçıya ve gitar teli almaya hep yalnız gider Müzeyyen.
Müzeyyen Senar'dan pek haz etmez, bunu söylemekten de hiç çekinmez üstelik. İşte sırf bu yüzden, geçtiğimiz Perşembe gece 02:45 sularında, kimliği kısmen belirli diş hekimlerince dayak bile yedi Müzeyyen.
Patlamış dudağının alacasından Celal falan değil de; Lorca dedi sanki. Aklı köşegenler çizerken ağır aksak düşünüyordu Müzeyyen.
İnsan aniden kurşuna dizilip, son nefesini rüzgara verebilir şekilsiz bir tarla ortasında.


Şükür, ucuz atlattı uçan tekme denemelerini de.


Gül yüzü daim olsun Müzeyyen. Her tel saçı bir ter dudağın değdiği yerdir şimdi.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Balans

Yenilgiler bütünüyüm.
Hayırsızım. Çok az dedim konuşabileli.
Tüm yalanlarına inandım mendil satan çocukların.
Hepsinin annesi kanserdi, babaları savaş gazisi.
Unicef, anaokulu yapmak yerine genç bombacılar yetiştirecek olsa dahi,
Aynı tebessümle atardım imzamı.

Dengesiz bir hayvan kapanıyım.
Kan ter içinde bir acemi.
Sol serçe parmağımdan beynim akıyor
Yine de tutuyorum dilimi.


8 Temmuz 2011 - Cumhuriyet Ekspresi