4 Aralık 2017 Pazartesi

insan bazen ölülerin yanında olmak istiyor. ölmek istemekle aynı şey değil bu. 

6 Kasım 2017 Pazartesi

Müştemilat

Kadının beyaz gömlekler giydiğini görüyoruz önce. 'Gömlekler' mi dedim ah, gömlek diyecektim. Yani yalnızca bir tane. Kadın yatak odasında. Nevresimler de öyle beyaz.

Yaşadığımız ev genellikle limon kolonyası kokuyordu. Fakat bayramlarda tütün kolonyası da koktuğu olurdu.

Kadının kulaklarının önündeki saçları tükürükleriyle kıvırmasından devam ediyoruz. Ne derler ona, özgün bir ismi var ama şimdi aklıma gelmiyor. Perçem değil.

Yaşadığımız evde genellikle hüküm süren bir his vardı, kaşındıran bir acı hissi. Sert keçeyle dokunmuş minderli sedirlere pijamayla oturunca yaşanan o kaşındıran acı hissinin aynısı.

Aynanın önünden kalkıyor kadın. Gömleğinin uzunluğunu görüyoruz. İnce bir elbise bu. Saten değil, keten değil. Sakin göğsüne dokunup aşağıya doğru uzanıyor. Kadının nefes sesi usulca geliyor göğsüne doğru bakınca.

Halılardan arta kalan kısımlarda beyaz benekli gri beton görülür, tam görünce soğukluğu hissedilirdi. O evde pek üşümezdiniz ama, soğuğun tehdidini sürekli ensenizde duyardınız.

Kadın arkasını dönüyor, bize bakacağını zannediyoruz, mahremine girdiğimizi düşünüp tedirgin oluyoruz. Bize bakmıyor, hemen yanımıza doğru seyiriyor gözleri. Bir ahşap iskemle sesi geliyor arkamızdan. Biz kadını izlemeye devam ediyoruz. Biraz da ondan aldığımız cesaretle.

Kışın is kokusuna karışırdı salonun kokusu. Bir tek perdeler yeni görünmek için uğraşmazdı. Çarşıdaki ayakkabı boyacılarına benziyordu tüller. Tütünden sararmış elleri ve bıyıklarıyla. Heveslerini çoktan bilmediği bir zamanda bırakmış ayakkabı boyacılarına benziyordu. Herhangi bir dürtüden uzakta. Ne yapacağından emin, kararlı fakat yılgın.

Yanımızdan geçip gidiyor kadın. Kıvırcık saçlarının birazını arkadan toplamış. Kokusu leylak gibi, bahar gibi. Pencereyi açıyor, sesini işitiyoruz, rüzgar ensemizden vuruyor. Bahar yeni gelmiş, hava henüz serin. Bu sefer rüzgarın uzattığı tüller yanımıza ulaşıyor. Biz hala karşıya bakıyoruz. Yatağın bir kısmı, tuvalet masası ve kapı görünüyor. Ardımızda kaldı kadın, eskidiğini sandığımız pencere, iskemle, bahar, beyaz gömlek yahut gömlek değil düpedüz elbise... Yalnızca tüller yanımıza dek uzanıyor. Sahi o iskemlede biri mi vardı? O iskemlede oturan gözlerini bizimkinin hemen akabine dikmiş. O belden aşağısı felçli adam. Hani 40'lı yaşlarının sonlarında. Hayır o yoktu.

Soba yanarken akşam olunca, bir tek o zaman yaşam içten bir hal alırdı. Sizin yanınızda ve sizinle birlikte. Bilirdiniz ki gördüğünüz tüm kuşlar yarın sabah da uyanacak. Zemin beton, tavan ağaç. Limon, tütün ve leylak kokusu. Pencereleri beyaza boyamazsanız sanki bu sefer, biraz daha soğuk olacak.
La rousse au caraco blanc, Henri de Toulouse-Lautrec, 1889




20 Ekim 2017 Cuma

Yarım Kalacak Bir Öykünün Başlangıcı

Güleceğim, önce herkes bir gülsün de. Ağlamak için de sıramı bekleyeceğim. Burası benim değil ama ben de burda değilim. Zararını göze alamam ve sevaplarını... Almayacağım.

İstanbul, 27 yaşındaki Melek'i tam üç yılda, o beş çocuklu; asgari, yeşil sabun anneler gibi yaptı. Her yemek bitiminde tükürüklerin yağa bulandığı, domates çekirdeklerinin beceriksiz parendeler attığı; o hani herkesin nasibini aldığı salatanın kalanını lavabonun önünde ayakta yiyen anneler vardır ya, işte onlar gibi yaptı. Yine de tat aldığını sanıyor sirkenin rayihasından.

3 Eylül 2017 Pazar

Ruyamda evin içinde büyükçe bir kurbağa belirdi. Atladığını görene dek, kurbağanın kurbağa olduğundan şüphe ettim. Atladığında, anneme seslendim. Korku yoktu içimde. Kurbağanın ağzı, insan ağzı.

 "Nilüferin üzerinde kurbağa
Ama suratını nasıl da asmış?"

 Diyen haikuyu okuyunca şimdi, aklıma ruyam geldi.

17 Haziran 2017 Cumartesi

Keklik Dağlarda Çağılar

"Buralardan gideceğim" deyip duruyor Ekrem. Zeynep'i seviyor. Fahri Kayahan dinliyor her akşam. "Seni almak için binbir belaya bu canım hazırdır Zeynebim..." diyor Malatyalı Fahri. "Seni ruhumdan fazla sevdim" diyor üstüne. Biliyoruz elbette, abartmıyor. Lakin anlayamıyoruz. Aklımız müsaade etmiyor. Allahım diyoruz nasıl bir sevgi bu... Malatyalı için diyoruz bunu ama; Ekrem üzerine alınıyor. Sanıyoruz Fahri ile derinden bir gönül bağı kuruyor, ister istemez.
Ekrem çobanlık yapıyor, hayatla inatlaşıyor. Yaşadığı yeri çocukluğu pahasına seviyor. Koyunları, inekleri seviyor, yaşadığı yerin ardından. Eğer bir de doğurdularsa, katlanıyor sevgisi. Kendisi yemiyor, onları doyuruyor. Öpüp okşuyor. Konuşuyor onlarla. Ha bir de Zeynep'i seviyor söylemeye ne hacet! Onunla da konuşuyor sanıyoruz geceleri. Onunla konuşmak için Zeynep'e ihtiyaç duymuyor fakat. Zeynep ortalıkta yok, hiç birimiz görmedik, bilmiyoruz.
Ekrem rakı içmiyor, kendine itiraf etmek için kederini, hiçbir art niyete gereksinim duymuyor. Biz beceremiyoruz. Araya bir takım vericiler yerleştiriyoruz ki daha az yansın diye canımız, daha az yalanımız olsun diye ruhumuza...

İnsan sevdiği yerden gider mi Ekrem, hele ki bulmuşken diyeceğim eğer sorarsa. İnsan yaşadığı yerle inatlaşır mı Ekrem diyeceğim. Diyeceğim ki Ekrem, insan kendine yapılan bunca zulme böyle şefkatle yaklaşır mı?  insan bir kere gördüğü bir kızı ömrü pahasına sever mi Ekrem...

Yeni doğmuş bir kuzu duruyor kucağında. Ekrem, yaşayan insanların en zararsızı. Olduğu yerden hayatı kutsuyor. Bir türkü tutturmuş gidiyor: "Kalbimin yarası gözle görünmez.. Al canımı çektirmeden çilemi... Gül idim açmadan koptum dalımdan, ancak yarim bilir benim halimden."





27 Mayıs 2017 Cumartesi

Mısra 542: …tunç devri / Oğuz Atay

Kaç yıl sonra başlayacağını henüz bilim adamlarımızın kesinlikle tespit edemediği tunç devri, halkımız için bir altın devri olacaktır. 

Bir kısım ilahiyatçılara göre bu devir, İsa’nın İkinci Gelişi’yle aynı zamana rastlayacaktır. 

Tunç devrinde insanlarımız arasında, birinci sınıf vatandaş, ikinci sınıf vatandaş ve halk şeklinde yapılan ayrım ortadan kalkacaktır. 

Umumi nakil vasıtalarında biletçiler, halka, bay ve bayan gibi kaba tabirlerle hitap etmeyeceklerdir.
Şoförler halka eziyet etmeyeceklerdir. Bozuk para bulunduracaklardır. 

Köylüler, en kalın elbiseleriyle, güneş altında çömelerek saatlerce devlet kapısında beklemeyeceklerdir. 

Apartman kapıcılarının saltanatı sona erecektir. 

Kalabalık caddelerde oyuncak satan esmer adam, kemer satan ve olduğundan yirmi yaş fazla gösteren adam ve küçük şişelerde ne olduğu anlaşılmayan bir sıvı satan ve sarası yüzünden sık sık kaldırımlara düşen adam ve meyhanelerde fıstık satan gözlüklü genç adam ve gene meyhanelerde kasap oyunu oynayarak hayatını kazanan Koço ve artık yaşlandığı için rakı isteyince şarap getiren garson Tanaş, bu zavallı durumlarından kurtarılacaktır. 

Herkes istediği mesleği seçecektir. 

Ressam olmak isteyenler reklamcı, yazar olmak isteyenler mühendis, mimar olmak isteyenler iktisatçı, meyhaneci olmak isteyenler hukukçu, hukukçu olmak isteyenler tezgâhtar, adam olmak isteyenler uşak ve dilediği gibi yaşamak isteyenler rezil olmayacaklardır. 

Delilerle alay edilmeyecektir. Mahalle çocukları böylelerinin peşine takılmayacaktır. 

Para kazanamayanlara serseri denilmeyecektir. Babalar, kızlarını her çeşit insana vereceklerdir. 

Sokak köpeklerinin durumu düzeltilecektir. 

Çocuklar, masallarla ve Allah’ın vereceği cezalarla korkutulmayacaktır. 

Taşradan gelenler, şehirde doğmaktan başka meziyetleri olmayanlar tarafından hor görülmeyecektir.

Kurnazlık ortadan kalkacaktır. Bu konuda sıkı tedbirler alınacaktır. 

Yüreğimizi ezen bu sıkıntı, başımızdaki bu ağırlık kalkacaktır. 

O zaman, bin yıllık saltanat başlayacaktır. Bin yıl daha sürecektir. Bin yıl daha sürecektir. Bin yıl daha sürecektir. Bin yıl daha sürecektir. Bin yıl daha, bin yıl daha…

"Decisive Moment" Henri Cartier Bresson




23 Nisan 2017 Pazar

Füsun

Şu yaşıma geldim, yapabildiğim en yüce şey: çocukluğumu kutsamak. "kutsanmış çocukluğum adına" adındaki süzgecimden geçiriyorum. geri kalan hiçbir şey içime sinmiyor. süzgeç deyince de aklıma elek geliyor. bilmeyen bilmez, bilmeyenin bilmediğini biliyorum. elek üzerinde kalanları ve altına geçenleri iki gözümün beneği gibi iyi biliyorum. süzgeç deyince aklıma elek geliyor. yadsımıyorum. insanlar birbirlerini yalnız bırakarak yalnızlığı tercih ediyorlar. annemin babama yaptığı, benim babama ve anneme yaptığım, babamın da benim bilmediğim insanlara yaptığı sanıyorum ki bu. işler sona erince kendime işler uyduruyorum, işlerimin birlikte sona erdiği kimselerle aynı toplu taşıma araçlarına binmeyeyim diye. bu bana zul oluyor. beyaz yakalı filan değilim, o yüzden böylesi bir durum zaman zaman başıma geliyor, fazlasıyla çabalıyorum ayrı kalmak için.
vakit çoktan geçmiş gibi geliyor fakat, bu geçiş bir ileriye gidiş değil asla, bu sebeple zorlanmıyorum sanki. oyalanmak için fazlasıyla yorucu etrafımı saranlar. kişioğlu böyle böyle haddinden fazla yemek yiyor yahut sapkınlıklara sarınıyor sanıyorum. "her nerede değilsem orda iyi olacakmışım gibi" de gelmiyor, çünkü bu iyilik kimseye bir faydası olmayan bir oyalanıştan ibaret olacak, bunu da elek mevzu gibi biliyorum. schrödinger'in kedisi gibi bir füsun. bu aldanmada hep daha azı, daha da fenası var fakat; sadece bilmediğimiz bir ikinci ihtimal düşüncesi, daha ileriye gitmek için yetiyor. devam etmeye yani. ne garip. herkesin bilmekten korkutuğunu herkesin içinde söyleyince kimse yadırgamaz. bir kişi bile yadırgarsa bu, ileriye dönük fark edişin kapısını aralar. sıhhatimiz için, kimse yadırgamaz. söyleyen alışana dek... sonra restoranlara gidilir. eski filmler de çoğunlukla bundan bahseder, avrupa ve kuzeyde'de. (bunu yazan güldü)
kişi kendi cezasını ise kendi başına kaldığında, yine kendi yaptıkları üzerinden verir. kimi zaman da layık görmez kendini, yeterince saf olduğunu düşünmezse hak etmek için dilediği o tüm şeyleri. kendi kendini engeller. bunu da biliyorum, evet elek meselesi gibi, ya da olgunlaşmaya başlayan dutlar gibi yeşilden beyaza. her yerini biliyorum her yerini... bilmek ve sevmek aynı anlama gelmiyor elbette, öğrendikçe sevmek ise olgunluğu besliyor. sevmek öğrenilir, sevebilmek bir meziyettir. rüyaları dinleyebilmek ve şiirleri düşünmek.. öğrenilir. hayatının son yedi gününden bahsedeceğini söyleyen bir adamla başlayan bir şarkı vardı. adam bu sözü söyledikten hemen sonra preisner'in piyanosu giriyordu. şarkı bitene dek bir daha adamın sesini duymuyorduk ve şarkı bitiyordu. peki adam ne diyordu?